27 Temmuz 2012 Cuma

Masumiyete Yolculuk ~2~

 
Küçük ve masum kedimizin ölümüne sebep olan havuzun başından kalktım. Gözlerimde hüzün, dudaklarımda gülümseme vardı. Başımı sola çevirince yüzüme iyice yayıldı gülümsemem. Oradaydılar işte. Sıralanmış beni bekliyorlardı bütün renkleri ve hüzünleriyle..Sakız çiçekleri..Çocukluğumun en renkli ve eğlenceli kısımlarından bir tanesi..Ve elbette ki içinde saklı yine yaramaz çocukluğumun masum bir hikâyesi…

Çocuktuk bir zamanlar, hayatımızın tek derdi sabahları kahvaltıda içmek zorunda olduğumuz süttü..Yâda üstümüz başımız toz toprak içinde eve geldiğimizde annemizden işiteceğimiz azar korkusu. Koşardık, oynardık ve hiç yorulmazdık. Oysa şimdilerde öylemi..Hayat çok daha kolaylaştı ama biz daha çabuk yorulmaya başladık..

Evin kapısından girdiğiniz zaman tam karşıda sizi mutfak binası karşılar..Binanın duvarının önünde sıralanmış halde sakız çiçekleri vardır. Boy boy, renk renk…Kerpiç duvarın eğri büğrü sıvasının çirkinliğini örtmek istercesine, dal dal, yaprak yaprak uzamışlardır ekili oldukları tenekelerin içinden..Eskiden böyle süslü saksılar, rengârenk saksılar ne gezer. Nerede bir teneke kutu buldunuz, o olurdu sizin saksınız. Yeter ki çiçek dikmek olsun amacınız..Beyazı, pembesi, moru..Kocaman kocaman çiçekleri vardır sakız bitkisinin. Biraz ilerisinde,ağaçların arasından yukarı tırmanan ve kendilerine biraz haşmetle, biraz gururla bakan hanımeline inat eder gibi, nasıl da güzel açarlardı. Elbette ki bizim için işin en eğlenceli ve aslında bizi ilgilendiren kısmı, çiçeklerin sulanması kısmıydı..Sabah erkenden kahvaltıyı ettikten sonra bahçeye koşar, hortumu havuzun çeşmesine takıp elimize aldıktan sonra, saatlerce bırakmaz, sadece çiçekleri sulamakla kalmaz, bahçenin taşlarını da güzelce ıslatır, üzerlerindeki boşluk ve çukurlarda biriken suların üzerinde zıplardık. Hele yaz günlerinde buz gibi su ile ıslanan ayaklarımız, içimizde hastalık kaygısı taşımadığımız için ve bunun farkında olmadığımız için daha bir keyiflendirirdi bizi. Çiçekleri sular, elimize süpürgeyi alır, taşların üzerinde biriken suları güzelce süpürürdük. Bahçenin ekilmiş kısmından mis gibi toprak kokusu yükselmeye başlar, her yer tertemiz olur ve biz güzel bir iş yapmış olmanın huzuru ve yorgunluğu ile öğlen uykumuz için eve girerdik..Elbette ki üstümüz başımız ıslanmış olurdu, ama bu küçük kaygılar bizim için büyük korkulara gebeydi her zaman. 

Yine böyle bir sabah bahçeye çıktık kardeşimle. Hava sıcak mı sıcak..Bahçede bir yaprak bile kımıldamayacak kadar üstelik..Hortumu aldık, suyu açtık, önce hanım elini suladık. Hanım eli çok kıymetliydi annem için, o yüzden önce onu sular, o çiçeğe çok iyi bakar ve yapacağımız işe önce onu ortak ederdik ki, annem güzel bir iş yaptığımızı düşünerek, bizi rahat bıraksın ve suyla bol bol oynayalım..

Hanımelini suladıktan sonra sakızların yanına koştuk. Tam on bir teneke vardı duvarın dibinde. Elimle toprağını yokladım..Eh pek kuru sayılmazlardı ama yinede su vermeliydik elbette..Kardeşim daha dün suladığımızı, çok kurumadıklarını, su vermeye gerek olmadığını söyledi. Ben ise tam tersini savundum, yaprakları solmuş gibiydi, birkaç tomurcuk hala açmamıştı. Bolca su verirsek hepsi yarına kadar açardı. Annem de çok sevinirdi.

Ve elimde hortum suladım, suladım, suladım…Saksılardan sular taştı, topraklar taştı. Kardeşim yeter annem kızacak diyerek yüzünü buruşturmaya başladığında bile suladım. Niye o kadar su verme ihtiyacı hissetmiştim bugün düşündüğüm zaman hala hatırlamıyorum. Hava mı çok sıcaktı, ben mi çok susamıştım da, konuşamayan çiçeklerin de çok susadığını düşünmüştüm bilmiyorum.En sonunda kardeşim korkudan açılmış gözleriyle elimden hortumu kaptı ve havuza doğru koşarak çeşmeyi kapattı. Merak etme dedim, getir hortumu, korkma bir şey olmaz, bak saksıların dibi delik zaten, sular akıp gidiyor. Kardeşim, saksıların altından toprakla beraber bulanmış halde akan sulara baktı. Getir hadi hortumu, yıkayalım yoksa çamurlu çamurlu kuruyacaklar dedim. Tekrar getirdi hortumu, bahçeyi güzelce yıkadık ve öğlen güneşinin sıcağı bedenlerimize vurmaya başlayınca içeri girdik.

Burada kaldı mı..Elbette kalmadı. Üç güne kalmadan dipten yaprakları sararmaya başladı çiçeklerin. Kiminin çiçeklerinin yaprakları kurudu düştü. Annem neler olduğunu anlamamıştı, kardeşimin suçlayan bakışları arasında 7 tane çiçeğimiz çürüdü. Yaprakları döküldü. Ben ise çiçeklerin yanına bile yaklaşamıyordum.Sanki yanlarına gitsem, dile gelecekler ve onlara yaptığım kötülüğü yüzüme vuracaklardı. Oysa hiç kötü niyetim yoktu. Ve hatta biraz da sinirlenmiştim onlara..Biz çok susayınca kana kana su içiyorduk. Arka arkaya su içiyorduk ama hastalanmak bir yana, sıcak havalarda çok ta iyi oluyordu. Demek ki kediler gibi çiçekler de suyu sevmiyorlardı. Kedimizi suyun altına sokmuş,mis gibi yıkamıştık ama o ölmüştü. Şimdi çiçeklerimiz de ölmüş sayılırdı. Üstelik bütün yapraklarını bile sulamıştım. Islanmadık yerleri kalmamıştı. Ben onları serinletmek isterken onlar küsüp yaprak döküyorlardı. Bir daha hiç yanlarına yaklaşmadım, uzaktan seyrettim ve çiçek sulama maceram da böylelikle sona erdi.

Yıllar sonra, bahçemde yine sakız çiçekleri büyüttüm. Ama büyük bir hassasiyetle ve çocukluğumun suçunu kapatmak istercesine diğer çiçeklerime nazaran daha büyük bir sevgiyle..

Zira öğrenmiştim ki, bir damla suyun vereceği hayat, birkaç damla ile ölüme dönüşebilirmiş..

Ve su bile olsa..Her şeyin fazlası ve aşırısı zararlıymış..


 Siyah İnci’den sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42


12 Temmuz 2012 Perşembe

Masumiyete Yolculuk ~ 1~


 
Ahşap kapının ipini çektim yavaşça..Süzüldüm çocukluğumun içine..Ne kadar da küçükmüş bu bahçe..Oysaki bir uçtan diğer ucuna koşmakla bitiremezdik kardeşimle. Şimdi iki adımlık yer olmuş. Bahçe küçülmemiş aslında, ben çok büyümüşüm sanırım farkına varmasam da..

Bahçeye adım attığım anda, beni o koskocaman hanımelinden yayılan mis gibi koku karşıladı. Ayağımın altında kocaman ve yamuk yumuk taşlar, ezik, yorgun, yıpranmış..Sağ tarafımda ahırın kerpiç duvarına kadar ekili domates, biber, salatalıklar..Ahırın küçük ve korkunç penceresine baktım bir kez daha..Ne kadar korkardık oraya geçmekten. Zaten geçemezcikte çoğu zaman..Geçsek boyumuz yetişmezdi..O sisli,puslu, içeriyi göstermeyen ve üzerinde birbirine geçmiş demirlerin altında korunaklı cam, neşeyle oynadığımız çocuk oyunlarının arasında bir korku filminden fırlamışçasına bakıp dururdu bize heybetle..O camın arkasında ne olduğunu bilir, ama yanaşamaz, yanaşsak tırmanamaz, tırmansak bakamazdık, öylece gizli bir sır perdesi gibi dururdu orada..Yine oradaydı, ama bu sefer benim boyumda büyümüştü, cesaretim de..Gülümseyerek yaklaştım beni ona götüren dar taşların üzerinde dikkatle yürüyerek..Bir zamanlar zıplayarak ulaşmaya çalıştığım pencereden içeri bakmak için şimdi eğilmek zorundaydım. Yine puslu, sisli ve karanlık…Hayır aslında karanlık değildi artık. Yıkılan ahırın duvarından yansıyan güneş, toz ve kirden üzerinde adeta ince bir tabaka olmuş camı aydınlatıyordu, ama yine bir şey yoktu gördüğüm..

Usulca geçtim tekrar bahçenin soğuk taşlarının üzerine..Gülümseyerek üç adım attım ve küçük dikdörtgen beton havuza ulaştım. Topu topu bir metreye elli cm. küçücük havuzun ne büyük oyunlar ve kahkahalar sakladığını bir ben bilirdim elbette. Bahçenin içinden gelip havuzun içine uzanan demir borunun ucundaki musluğu açtım..Önce homurdandı bana, hiç değişmemiş..Sonra adeta ona elimi sürmediğim uzun yılların öfkesiyle birden fışkırdı sular içinden. Bir an irkildim sonra yine gülümsedim. Eskiden bir karış genişliğindeki kenarına oturur, deliğini tıkar, içini buz gibi suyla doldurur, yaz günlerinde ayaklarımızı o suyun içine sokardık. Belki yarım metre idi derinliği, şimdi ise kenarına oturmam bile mümkün değildi, oysa oturabilsem, suyla değil, gözyaşlarımla bile doldurabilirdim çocukluğumun kahkahalarla dolan havuzunu aslında..Ve tam bunları düşündüğüm sırada geldi o minik kedi aklıma.. Kardeşimle beraber işlediğimiz çocukluğumun en büyük günahı da o aslında..Hemen kapının önünde buluvermiştik onu..Tozun toprağın içine bulanmış mini minnacık bir yavru..Nasıl sevinmiştik kardeşimle..Hemen bahçeye aldık ve henüz yeni yeni ayaklanmış, gözlerini açmış küçük kedicik ile oynamaya başladık. Lakin bir sorun vardı. Çok kirliydi kediciğimiz, oysa ne tembih etmişti anneciğimiz. Mikrop olabilirdi,hastalık bulaşabilirdi. Ne yapmalıydık peki..O anda aklımıza güzel bir fikir geldi..Ne güne duruyordu havuzumuzun çeşmesi..Güzelce sabunlayıp yıkayabilirdik kedimizi. Hemen küçücük ellerimin arasına aldım kediciği ve girdim havuzun içine. Kardeşim koşarak sabun almaya gitti. Ben çoktan havuzun deliğini tıkamış ve başlamıştım bile suyu doldurmaya..Kardeşim gelince güzelce sabunladık ellerimizin arasında cılız bir sesle miyavlayan ve kaçmaya çalışan yavrucağı..Sonrada çeşmenin altında bir güzel yıkadık..Ah ne kadar mutluyduk, ne kadar neşeliydik ve ne kadar çocuktuk aslında ne yaptığımızı bilemeyecek kadar..Buz gibi suyun altında neye uğradığını şaşıran minik kedicik tir tir titriyordu. İçerideki lavabonun başından sessizce aşırdığımız havlu ile bir güzel kuruladık. Ama nafile. Hala titriyordu kedicik..Neler oluyordu böyle..Bizde yıkanıyorduk ama hiç böyle ciyak ciyak bağırıp, tir tir titremiyorduk. Bir anda iç bahçenin kapısından giriveren teyzem, önce küçük bir şaşkınlık anı yaşadı, sonra söylenerek telaşla bana doğru yürüyerek minik kediyi kucağımdan aldı. Biz ayaklarımız havuzun sabunla bulanmış sularının içinde, üstümüz başımız sırılsıklam, gözlerimizde hüzünle karışık bir neşe ile teyzeme baktık sadece..

İki gün boyunca sarhoş gibi gezen küçük kedi, ikinci günün akşamına doğru öldü..Kardeşimle birlikte başında saatlerce oturup ağladık. Biz kötü bir şey yapmıştık, ama kötü bir şey olduğunu bilmeden..Çocukluğumuzun masumiyetinin tam ortasına öylesine kocaman bir delik açmıştı ki bu kaybediş, yıllar sonra, kocaman bir kadın olduktan sonra bile, ne zaman sokakta minik bir kedi yavrusu görsem, yüreğimin çok derininde, bir sızlama duydum o güne dair..

Çocuktuk, masumduk, bizim bahçemiz, bizim havuzumuz, bizim dünyamızdı orası..Ne çok şey yaşanmıştı ve ne çok şey vardı anlatılacak..

Ahşap kapının ipini çektim yavaşça..Süzüldüm çocukluğumun içine..Hepsi bu kadar mı..Kesinlikle hayır..

Devamı var..

Siyah İnci’den sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42




13 Mayıs 2012 Pazar

Bir Anneler Günü Hikayesi...


 
Çalan telefonuna uzanıp baktı ekrana..Offf be anne diye mırıldandı sıkıntıyla..Yoğun bir trafik, acelesi vardı üstelik..Raporlar, toplantılar, bütün o stres içerisinde hiç duygusallık kaldıramayacaktı doğrusu..Yine aynı lafları duyacağından adı gibi emindi çünkü..Meşgule aldı telefonunu. Müsait bir zamanda aramak üzere..

Şirkete geldi hızla. Başladı koşturmaya. Nefes bile almadan bir o toplantıdan bir bu toplantıya..Öğlen yemeğinde fırsat buldu ancak annesini aramaya..

“Efendim anne..Ne oldu yine?” 

Bir şey yoktu, nasıldı, iyimiydi, yoruluyor muydu? 

“İyiyim anne çok yoğunum bak böyle sürekli arıyorsun ama inan çok işim var..”

Bir suskunluk anı..Haklısın dedi annesi, ama sen aramıyorsun hiç..

Evlendiğinden beri böyleydi. Son beş aydır hem evlilik, hem iş hayatının yoğunluğu, ona hiç vakit bırakmıyordu zaten. Bir de böyle duygusal kaprislere hiç gelemeyecekti doğrusu..

“Arayamıyorum çünkü gerçekten çok işim var anne, neyin var hasta mısın bir ihtiyacın mı var. Varsa söyle yapayım ama sürekli böyle arayıp durma, çocuk muyum ben ?. Bak çalışıyorum koşturuyorum ben de”

Hayır, hasta değildi, bir ihtiyacı da yoktu. İllaki hasta olunca mı arardı bir anne evladını..Yada bir ihtiyacı olduğundan mı..

Ses tonu giderek daha öfkeli çıkıyordu, “tamam anne ya uzatma,lütfen biraz anlamaya çalış beni dedi..”

Ben seni anlıyorum evladım dedi kadın, sen beni anlamıyorsun. Ne vakit anne oldun, o zaman anlayacaksın beni sen…

Tamam anne Allah aşkına başlama yine.. Hadi işim var sonra konuşuruz.. 

Peki evladım dedi kadın..Üstelemedi, ısrar etmedi, söylemedi yada söyleyemedi..

Kapattı telefonunu genç kadın. Paldır küldür yedi yemeğini..Sonra tekrar işe koyuldu..

Akşamüzeri..İş çıkışı,yine trafikte iken çaldı telefonu. Yine annesi..Off Allahım offf bu ne böyle diye söylendi..Ama bu defa meşgule almadı. Hırsla açtı telefonu..

Ne var anne, ne var ?

Ama hayır ! bu annesinin sesi değil..Peki ya o siren sesleri. Onlar neyin nesi..Başka bir yabancı ses..Bir adam..Neler oluyor..

Kimsiniz dedi telaşla..

Af edersiniz dedi adam, bu telefonun sahibini tanıyor musunuz?

Evet elbette annem olur dedi yolun sağında uygun bir yere yanaşarak..Kötü bir şey mi var ?

Tamam tahmin ettik zaten dedi yabancı adam, telefonunda “Kızım Benim” diye kayıtlıydınız. En son sizi aramış. Anneniz bir kaza geçirdi, durumu ağır. Hastaneye kaldırıyoruz. Bilgi için aradım sizi.

O koskoca dünya bir arabanın içine kadar küçüldü sanki. Konuşamadı, nefes bile alamadı, öylece donup kaldı kulağındaki telefon ile. Bir an yada belki bir ömür öylece kaldı..Zaman kavramını yitirmişti. Adam telefonun ucundan hastanenin adını söyledi. O an kendine geldi. Evine çok yakındı hastane..Ne işi vardı bu kadının oralarda gündüz vakti..Derin derin nefes aldığını hissetti, nefes alamamaktan korkarcasına. Kocasını aradı ilk iş. Annem dedi..Annem kaza geçirmiş. Hastaneye gidiyorum ben..

Bazen bir şehir,baştan başa koca bir ülke olur..Öyle anlar vardır ki, birkaç saniye birkaç yıl gibi geçer. Hastaneye giden yol, onun için koca bir ömür olmuştu sanki. İçinden şiddetli bir volkan yükselip gözlerinde patladı. Hayır dedi kendi kendine..Lütfen Allahım dedi ona bir şey olmasın lütfen..Bütün sabahı gözlerinin önüne getirdi, Hatırlamak bile istemiyordu. Nasıl tartışmıştı, nasıl kırmış incitmişti. Gaza biraz daha bastı. Yetişmeliydi, başka bir şey düşünemiyordu bile..

Hastaneden içeri koştu. Kocası çoktan gelmiş yoğun bakımın önündeydi bile..Doktorlara koştu, hemşirelere yalvardı. Bir tek güzel haber için. Ama hayır, durumu ağırdı annesinin. Acilen ameliyata almışlardı. Bekleyeceklerdi..
Üç koca gün sürdü o bekleyiş..Genç kadın bir dakika bile ayrılmadı annesinin ameliyat sonrası alındığı odanın kapısından. Düşündü her saniyeyi dakikaya, dakikaları saatlere dönüştürerek..

Hangi ara unuttum ben seni anne..Hangi ara bu kadar çirkinleşti kalbim. Sen beni hiç unutmamışken üstelik..Cicili bicili elbiselerle süslemeyi, saçlarımı taramayı hiç ihmal etmedin. Kırılan oyuncak bebeğimi tamir ettin çocukluğumda..Ve tamir ediyordun aşktan kırılan kalbimi bir genç kız olduğumda..Sen ellerimden tutup götürdün beni ilk okula. Ve okul hayatım boyunca hep oldun yanımda. Büyüdüm, aşık oldum, ağladım senin omzunda, hem mutluluğumda hem hayal kırıklıklarımda. Arkadaş oldun sen bana. Neyim varsa dinledin sabırla..Üniversiteyi kazandım, Her gece ben ders çalışırken sen çay demledin, kurabiye eşliğinde bana..Ve gururla seyrettin beni üniversiteden mezun olduğumda. Her iyi günümde, her kötü günümde sen vardın yanımda. Evlendim, ellerinle teslim ettin kocama. Ve söz aldın kendisinden beni çok mutlu edeceğine dair ömür boyunca..

Ama ben ! Seni birkaç dakika dinleyemedim mi anne. İçinde bana söyleyecek neler kaldı senin..

Üç koca gün sonunda, son nefesini verdi yaşlı kadın o yoğun bakım odasında. Genç kadın yitik, bitik ve eksik öylece kalakaldı odanın kapısında..Boğazında düğüm düğüm her bir kelime, gözlerinde her bir damla yaş ile. Bir daha hiç söylenemeyecek sözlerin, dilenemeyecek özürlerin ağırlığı altında..Annesinin cansız bedenine sarılıp dakikalarca ağladı içindeki tarifsiz boşlukla, ellerini, yüzünü öptü okşadı içindeki geç kalınmışlık acısıyla..Ve en önemlisi, son telefon konuşmalarında annesinin söyleyemediklerinin merakıyla..

Kocasının kolunda perişan halde eve döndüğünde apartmanın kapıcısı karşıladı onları kapıda. Elinde genç kadına çok tanıdık gelen cam saklama kabı ile..Annesi, onu aradığı gün gelmişti yaşadığı apartmana, ve bırakmıştı içinde zeytinyaglı yaprak sarması dolu kabı kapıcıya..

Başınız sağolsun, kazadan biraz önce rahmetli buraya uğrayıp  bunu bıraktıydı dedi kapıcı üzüntü ile saygı arasında bir ses tonuyla. Bir de küçük zarf bıraktıydı size ama..

Zarfı açtı genç kadın. Annesinin o yumuk ellerinden kendisine yazılmış, belki de telefonda söylenememiş son sözler..

Biliyorum kızıyorsun bana, ama inan çok iyi anlayacaksın beni anne olunca…Uzun zamandır doğru dürüst yemek yemediğini biliyorum kızım. Yaprak sarmasını da ne kadar sevdiğini bilirim. Vaktin yoktur bunlarla uğraşmaya diye, bolca sardım sana. Koyarsın dolaba, canınız istediği an yersiniz hiç olmazsa. Sabah seni de bunun için aramıştım aslında. Ama işlerin yoğun, fırsatın olmadı konuşmaya.. Ben de sana sürpriz olsun diye bıraktım kapıcınıza..Bilirim seversin süprizleri her ne olursa.. 

 Genç kadın ömrü boyunca bir daha asla yaprak sarması yemedi…

Her anne yüreklidir, karşılık beklemeden sever, fedakardır, kalbi dünyayı içine alacak kadar büyüktür, emek verir, sevgi verir, mutluluk verir, hesapsızca sever ve asla vazgeçmez. 

Şefkatin, fedakarlığın,mutluluğun, karşılıksız sevginin, emeğin en güzel tarifidir anne..Cennet’in anahtarı makamına ulaşmış bir kutsallıktır annelik zira.

Anne olmuş yada olmamış, yüreğinde o hissi taşıyan bütün kadınlarımızın ve elbetteki Canım Annemin ANNELER GÜNÜ kutlu olsun. 

Şimdi lütfen, her ne yapıyorsanız bırakın ve eğer yanınızda değilse,annenizi arayıp onu ne kadar sevdiğinizi söyleyin..Yanınızda ise sımsıkı sarılın ve bir öpücük kondurun yanaklarına sevgiyle..Ve bunu sadece bugün değil, her gün yapmaya çalışın..Hala bu şansınız varken..


Siyah İnci’den sevgiyle..




2 Mayıs 2012 Çarşamba

Sosyal Medyanın Sosyalleştiremedikleri..

Bir yanda adeta ışık hızıyla büyüyen bir internet ve sanal sosyallik, diğer tarafta gerçek hayatın asosyalliğinin intikamını hiç görmediği tanımadığı insanlardan alma telaşı.

Sosyal medyada tanımadığımız, bilmediğimiz milyonlarca insan var. Bu insanların her biri de ayrı çeşit. Kim ile ne kadar muhatap olunmalı, kim ciddiye alınmalı, kim yok sayılmalı.

Mesela gerçekte iki lafı bir araya getiremeyenler orada bilge kesilirler birden, bilgisayarın başında saatlerce oturup dış dünyaya kendini kapatmış, işi gücü sadece kafa patlatıp iki güzel cümle bulayım da popüler olayım tarzındaki insanlardır bunlar. Karşınıza alsanız konuşmaya kalksanız, iki lafı bir araya getiremezler. Ama ekran ve klavye ellerine geçti mi, en derin sözleri de yazmayı becerirler bu sanal bilgeler.

Bir diğer çeşidimiz, hayatında bir sayfa kitap okumamış, ne sinema, ne tiyatro yüzü görmemiş ama lafa geldi mi cümle âleme kültür dersleri verecek sanal kültür abidelerimiz. Bu tipler, gündem konularında yorum yapmaya bayılırlar, hadlerini de hiç bilmezler. Kendilerine de fazlasıyla özgüvenleri vardır, ama aslında yaptıkları cahil cesaretinden başka bir şey değildir. Anlamadan bilmeden her lafı etmeye hak görürler kendilerinde. Hatta kimi zaman alanında ustalık derecesine gelmiş bir sanatçıya dil uzatırlar, kimi zaman okumadıkları kitabı, seyretmedikleri filmi yuvarlak laflarla eleştirir, görüş bildirirler ama aslında neyin ne olduğunu bilmezler, zira onların işi bunları anlamaya çalışmak değil, dikkat çekmek için birkaç sivri cümle kurmaktır, hepsi o.

Diğer bir çeşidimiz ucuz şöhret peşindeki emek hırsızları..Oradan buradan buldukları güzel sözleri, bloglardan çaldıkları yazıları kendi sitelerinde paylaşıp, bu sayede prim yapma heveslisi tembel saygı fukaraları..

Başka bir çeşidimiz ise, aslında çok kibar görünen küfürbazlar. Bu tipler önce çok seviyeli, saygılı konuşurlar, kitaplardan, müzikten söz açarlar, etkileyici sözler etmeye bayılırlar, insanların kafasında kültürlü, saygı değer bir imaj oluştururlar, ama sıkıya geldi mi ağızlarını bozmaktan çekinmezler. Böylelikle hayatınızda duymadığınız küfürleri de duymuş olursunuz sayelerinde.

Sanal çapkınlar da var elbette. Genellikle gözlerine birini kestirir ve onu etkilemek için ellerinden geleni yaparlar, kabul görmediklerinde sanal küfürbazlara dönüşürler, kabul gördüklerinde ise birkaç gün sanal bilge imiş gibi takılır, sonra başka birini gözlerine kestirirler. Genellikle gerçek hayatlarında bir kızla konuşmayı beceremeyen, elleri birbirine dolaşan, yüzleri kızaran tiplerdir. Kendilerini bulunmaz Hint kumaşı zannederler, sanal dünyanın kralı onlardır, ama kazara kendilerinden daha zeki ve kültürlü birine rastlayıpta duvara çarptıklarını anlayınca bütün öfkelerini dillerine dökmekten çekinmezler.

Sürekli komik paylaşımlar yapan ve komik olduğunu zannedenlere ne demeli. Büyük çoğunluğu aslında hiç komik tipler değillerdir. Özellikle yaptıkları esprilerin sonuna illaki bir küfür eklerler ve bunun daha da komik olduğunu zannederler. Oysaki seviyeyi ne kadar düşerse bir o kadar da sevimsizleşirler, bunu göz ardı ederler.

Bir de cool takılan cinslerimiz var. Bunlar ise gerçek yaşantılarında çok ezik tiplerdir aslında. Kimseyle konuşmaya cesaretleri yoktur, sanal dünyada ise çok nadiren birkaç kelam ederler, onun dışında kimseye cevap vermezler, laf atmazlar. Özgüveni gelişmiş, öyle herkesle muhatap olmayan biri olduğunu sanırsınız ama durum tam tersi de olabilir.

Ya ünlü ünsüz demeden, her önüne gelene, her türlü çizgiyi aşarak samimiyet gösterisi yapanlar... Özellikle ünlü insanlarla konuşmalarında sanki kırk yıllık dostuymuş gibi hitap ederler, senli benli olurlar, sürekli isteklerde bulunurlar, sanki mümkünmüş gibi her söylediklerine cevap verilmesini beklerler, bozulurlar, üzülürler bunu da ısrarla belirtirler. Fazlasıyla can sıkıcı tiplerdir ve çoğunlukla engellenirler.

Bir de kendi hayatının başarısızlığının öfkesini, sanaldaki insanlara yüklemeye çalışanlar var. Bu tipler genellikle hayatında bir baltaya sap olamamıştır, ama başkalarında ararlar hep suçu. Sürekli hüzünlü, depresif ve melankoliktirler. Sanki dünyada aslında çok önemli yere sahip olacaklarmışta, fırsat ellerine geçmemiş gibi davranırlar. Bunalım takılırlar ve insanı da bunaltırlar.

Edepsizler de var elbette. Her önüne gelene saldırmayı, eleştirmeyi, her lafı söyleme hakkını kendinde görmeyi ve en kötüsü bunu huy edinmiş olanlar var. Bu insanların gerçekte çok negatif enerjili, sevgiden saygıdan bihaber insanlar olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle ciddiye alınmamalı. Eleştiri elbette olmalı ama insanların kişiliklerine, özgürlüklerine saygılı olmayı da asla unutmamalı.

Bütün bunların yanı sıra, sosyal medyayı içtenlikle paylaşım yapmak, çeşitli sosyal faaliyete katılmak ve insanları bilinçlendirmek için kullanan çok nadir bir kesim de var. Bu insanlar saçma sapan konulardan konuşmazlar, hayatlarının 24 saatini paylaşmazlar, uyandım, giyiniyorum, yok çarşıdan patates aldım, akşam yemeğinde fasulye yedim gibi kimsenin hayatında bir fark yaratmayacak cümleler kurmazlar doğal olarak. Zaten tek işleri sabahtan akşama kadar sosyal medyayı kullanmak değildir. Elbette kullanırlar ancak daha ziyade anlık içten gelen paylaşımlardır onlarınki, aklı başında insanlardır, her konuya atlamazlar, her durumda yorum yapma gereği hissetmezler, bilmedikleri konularda ahkâm kesmezler, kavga gürültüye karışmazlar, insanlara faydalı görüşler, paylaşımlar yaparlar ve elbette ki yukarıda bahsettiğimiz kesimlerden çok farklı bir yere sahiptirler.

Şimdilik benim aklıma gelenler bunlar. Elbette ki pek çok çeşit kullanıcı vardır. Sosyal medya hepimizin artık sıklıkla kullandığı bir ortam. Önemli olan bu ortamı en doğru, en kaliteli şekilde kullanıp faydalı hale getirmek. Gerçek dünyamız ile sanal ortamı çok net ve kesin olarak ayırabilmek. Hepimizin kalitemize, seviyemize uygun  dostluklar kurabilmesi dileğiyle.


Siyah İnci’den sevgiyle.

www.twitter.com/blackpearl42








20 Nisan 2012 Cuma

Elveda !

 
            Sığınmalıydım kıyılarına en derin yaralarımla..bir parça huzur bulmalıydım sadece yanıbaşında. Sakin sessiz susmalıydım sana. Ve her kelimesiz anım sana anlatmalıydı benden bir parça daha..

            Parçalanmalıydım ağır ağır karşında. Her yaramı sermeliydim önüne gözyaşından oluşmuş bir sofrayla..Belki o vakit anlayacaktın beni ve sarılacaktın özlemden çok pişmanlıkla, hiç bırakmamacasına..

            Ve şimdi ne söylesem, ne yetecek kendimi sana anlatmaya, ne de elime bir şey gececek yaralarımı kanatmaktan başka..Yine suskun ve kendimi kendime anlatmakla yetinmek en doğrusu bu noktada. Hiç kimse, sen bile anlayamazsın çünkü artık beni benden başka..

            İşe yarayacaksa bende bulduğunu başkalarında ara..Ama ne bana dokun artık bundan sonra, ne de yaralarıma..Sen zaten alıp gittin benden, bana verdiğin herşeyi, başkalarına vermek üzere, o engin denizin ortalarına..Şimdi bana tek kalan, çekilmek yine kabuğuma ve ağlamak sahte aşkın ile yalanlarına..

           Hiç bilmedin,tanımadın beni, bilmek istemedin yada..Ben sana açarken kalbimi, sen bir nebze bile güvenemedin bana. Artık tek dileğim var senden yana..Açma sakın bana bir tek yara daha. Sen bari acıtma..

          Ayrılıklar değilmiş insanın içini acıtan aslında..Anlatmaya çalışmakmış kendini, hiç anlamayacak olanlara…

            Anlatılamamış ve anlaşılamamış her anının, duygunun ve aşkın hatırına,

            Artık susmalı ve eklemeli kalbime bir yara daha…

            Elveda !




            Siyah İnci’den sevgiyle..

            www.twitter.com/blackpearl42