1 Eylül 2012 Cumartesi

Yağmur, kahve kokusu, aşk !!



 
Önce küçük bir damla tıkırtısı..Sonra bir daha..bir daha..giderek hızlanarak ve yüreğime akarak adeta…Penceremin önündeki koltukta kucağımda kitabım,üzerimde battaniyem, açmadım gözlerimi aksın içime o huzur diye..Bir yerlerden yağmurla buluşan toprağın kokusu geliyor burnuma..Öylece telaşsız ve sakin bir halde dinliyorum yağmurun sesini ve çekiyorum içime hayat dolu kokusunu…Yağmurun sesi şöminede çıtırdayarak yanan odunların sesine karışıyor..Serin ama huzur dolu bir sonbahar..Bahçede solan çiçeklerin, kuruyan ve yavaştan yapraklarını döken ağaçların kızıl sarı renkleri…

Gözlerimi açtım ve uzattım gri bir gökyüzüne..Sonra odanın içine..Ve en son karşımdaki koltuğun üzerine..Gülümsedim tüm yüzümle…Çünkü onun yokluğu demek, illaki benim için bir şeyler yapması anlamına gelir her seferinde..

Pencereden dışarı bakıyorum..Yağmur hızlanıyor..Bahçeye göz atıyorum..Hayır burada değil..Gözlerim ormana kayıyor..Yine mi diyorum içimden..Deli adamım benim..Gözü kara sevdalım..Yüreği dağlara, ormanlara sığmayan aşkım..Şömineye bakıyorum tekrar..İki odun daha atıyorum..Büyük ihtimal yine ormanda..Yine şömine için odun kesmekte..Oysa biliyor ki, hiçbir ateş beni onun varlığı kadar ısıtmadı bugüne kadar..

Mutfağa geçip ocağa su koyuyorum..Çünkü böyle zamanlarda, özellikle yağmurlu havalarda, hele bir de üşüyüp gelmişse, en sevdiği şey kahve..Ve sırf ben sevdiğim için sade içiyor kahveyi, sütlü sevdiği halde..Gözlerim mutfak penceresinde onu bekliyorum sakince..Çok bekletmiyor beni, geliyor sarı yağmurluğu içinde, sırtında baltası, odunlarımız ellerinde..Bahçenin köşesinde,ahırın hemen yanındaki üstü kapalı kısma yerleştiriyor özenle..Sonra dönüp bana bakıyor yüzünde muzip bir gülümsemeyle..Kalbim yerinden fırlayacak sanıyorum o gülüşü görünce..

Eve gelip üstünü çıkarıyor. Yağmurluğu sırılsıklam..Bir parça saçları da..Yağmurluğunu çıkarmasına yardım ediyorum. Alnına yapışıp gözlerinin önüne düşen saçlarını düzeltiyorum yavaşça..Eğilip alnımdan öpüyor usulca..Uyuyordun bir tanem diyor..Sarılıyor üzerindeki yağmur kokusu ve serinliğiyle…Kalbi kalbimin üstünde..Ve sıcacık bir sevgi yayılıyor o anda bedenime..

Üşümüşsün diyorum..Gel içeriye..Gülümsüyor..Hayır diyor, gel yürüyelim seninle..Ben gözlerinin içine bakıyorum. Nasıl da bakıyor bana yüreğinden gelen sevgiyle.. Önce kahve diyorum gülümseyerek bende..Deli adam..Bir anda o romantizminden sıyrılıp dönüşüveriyor bir bebeğe..Hani çok sevinirler, gözleri parlar ya yeni bir oyuncak verdiğiniz an ellerine..Önce kucaklayıp döndürmeye başlıyor beni,sonrada boğuyor öpücüklere..

Koltuğuna oturuyor. Ben kahveleri yapıp getiriyorum..Oturup karşılıklı, üzerinden dumanlar tüten kahvelerimizi içip yağmuru seyrediyoruz birlikte…Kahvesini içiyor aceleyle..Biz daha bitirmeden kahveleri, yağmur çekiliyor yine gökyüzüne..Sonra küçük ışıltılar içinde el sallamaya başlıyor güneş bize..Ve elbette hemen arkasından ikiye bölüyor gökyüzünü gökkuşağı yedi ayrı rengiyle…

İşte tam zamanıdır şimdi yağmur sonrası keyfini sürmeye..Giyinip çıkıyoruz önce evimizden, sonra bahçemizden el ele..Hiç bırakmadı daha elimi gittiysek her nereye. Beraber yürüyoruz yağmur kokusunu bize sunan mis gibi ormanın kıyısından denize..Turkuaz değil bugün deniz, oda gökyüzü gibi kararsız ve değişken..Sahil kıyısından yürüyoruz hiç konuşmadan..Bazen elimi biraz daha sıkı tutuyor, bazen ben başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum. O anlarda dönüp bana bakıyor..Hiç değişmedi bakışları, yıllardır her defasında gözlerime,yüzüme, dudaklarıma sanki yüzümü ezberlemek istercesine bakıyor..Ben ise onun her bakışında yüreğim ağzımda küçük bir genç kız oluveriyorum..Gülümsüyor tekrar..Balık yiyelim mi diyor..Olur diyorum..Elimi bırakıp kolunu omzuma atıyor..Eğilip saçlarımı öpüyor..Gözlerimi kapatıyorum..Yağmurun kokusu, sevdiğim adamın sıcaklığı, aşkımızın büyüsü içinde sanki daha önce hiç yürümedim bu yolları, hiç görmedim bu denizi, bu ağacı, bu toprağı...Bambaşka bir dünya içindeymiş gibiyim…Başımı kaldırıp gökkuşağına bakıyorum..İçim rengârenk…Yürüdüğümü bile hissedemiyorum, mutluluktan uçmak böyle bir şey işte diyorum içimden..

Denizin kenarından yürüyerek geliyoruz sahildeki balıkçı lokantasına..Oturuyoruz ahşap verandadaki tahta masamıza. Hava serin ama kimin umurunda..Biz, asıl içimizi ısıtanın aşk olduğunu öğreneli uzun zaman oldu zira..Denizin ve yağmurun kokusunu çekip içime, göz göze geliyorum sevdiğim adamla..Onun dudaklarında ise kocaman bir gülümseme, beni ona âşık eden her defasında…

Önce balıklarımız geliyor tabaklarımıza. Bol yeşillikli marul salatası ve yanında roka..O rakı içmek istiyor yanında..Sonra durup bana bakıyor gözlerinde aynı soruyla..Rakı kokusunu hiç sevmediğimi hatırlıyor anında..Vazgeçiyor..İç diyorum sen seviyorsun balığı rakıyla..Hayır diyor, gitmesin, kalsın kahvenin tadı damağımda.. 

Balığımı temizliyor itinayla..Tek bir kılçık bile bırakmamacasına..Sonra salataya limon sıkıyor bolca..Ben ise onu seyrediyorum gözlerimde mutluluk damlalarıyla..Hiç bakmaz ben mutluluktan ağladığımda..Görmek istemez çünkü ağladığımı, mutluluktan bile olsa..

Yemeğimizi yiyoruz kelimelere sığınmadan huzurla..İhtiyacımız yok zaten kelimelerle konuşmaya..O istediği an bütün dünyayı anlatabiliyor gözleriyle bana..Aşkın en yoğun halidir zaten, gözlerle başlamak anlaşmaya..
Arka masamızda tartışıyor yeni evli bir çift tatsızca..Kavgaları incir çekirdeğini bile doldurmasa da..Ne büyük çelişki, bir masada kocaman bir aşk, diğerinde kavga..

Sıcacık bir demlik dolusu çay geliyor yemeğin arkasından masamıza...Ama nedense gitmek istiyor evimize bir bardak çayı hızla içtikten sonra..Kalkıyoruz ve yürüyoruz yine geldiğimiz yolda..Yüzüne bakıyorum, ne oldu diyorum merakla..Sarılıyor yine omzuma ve söylüyor sebebi usulca…İzin veremezdim diyor kavgalarının huzurumuzu bozmasına..Üstelik dün planlamıştık diyor, sarılıp uyuyacaktık şöminenin karşısında..

Hala kahve kokan evimize geliyoruz denizi ve toprağı koklaya koklaya, komik şeyler konuşup atarak kahkaha..Şömine sönmüş, ufak kıvılcımlar var küllerin arasında..O şömineyle ilgileniyor, ben ise battaniyeleri alıyorum koltuklardan, şöminenin önündeki minderlerimizin üzerine itinayla…

Şömine yanıyor biraz sonra..Haydi bakalım diyor, birer kahve daha içelim, öyle sığınalım uykuya…Kahve uyku kaçırır diyorum, merak etme diyor her zamanki rahatlığıyla..Ben garanti ediyorum uykuların en güzelini sana…Kim karşı koyabilir ki böyle bir adama..Böyle bir bakışa..Böyle bir aşka..Gidip iki fincan kahve yapıyorum büyük bir iştahla...Geldiğimde hazırlanmış keyif köşemiz şöminenin tam karşısına…Yan yana oturup,battaniyeleri üzerimize çekip, kahvelerimizi yudumluyoruz..Evin kapısından girerken başlayan yağmurun sesi kulaklarımızda…Biliyor musun diyor..Kahve kokusu hep seni hatırlatıyor bana..Neden diyorum ne alaka..Çünkü kahve de insana keyif verir diyor, üstelik dinlendirir ve götürür en güzel huzura..Aynen aşk gibi, yaşadığım senin yanında..Sonra biten fincanlarımızı alıp koyuyor kenara..Uzanıyoruz sımsıkı sarılarak başım onun omzunda..

Dışarıda yağmur..Şöminede yanan odunların sesi ve sığınmak onun sıcaklığına sessizce..Davet ediyor beni uykunun derinliğine..Bir günü daha aşkla ve onunla yaşamanın tadı ile kapanıyor gözlerim geceye...Burnumun ucunda onun kokusu ve damağımda ömrümün en lezzetli kahve tadı eşliğinde..

Ya sonrası…O da başka bir hikâyede…

Siyah İnci’den sevgiyle…

www.twitter.com/blackpearl42


1 Ağustos 2012 Çarşamba

Masumiyete Yolculuk ~3~ Bir Ramazan Macerası


Sıcak günler ve Ramazan ayı. Oruç tutmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Her sene on gün öncesinden başlayan Ramazan ayının çocuklar üzerindeki o manevi havası benim çocukluğumda öylesine derinden hissedilirdi ki. Büyüdükçe azalıyor mu bazı duygular, ya da duygularımız da bizler gibi olgunlaşıp daha farklı lezzetler almamızı mı sağlıyor bilinmez. Ama Ramazan’ın benim çocukluğumda yeri bambaşkaydı elbette her çocuk gibi. Hepimiz gibi.

Hava bile farklı kokardı Ramazan ayında. Benim büyüdüğüm mahallede böyle yüksek binalar yoktu. Hoş, o zamanlar yüksek bina pek yoktu ayrı konu. Bahçe içindeki iki katlı evimizde kalabalık bir aile halinde yaşardık. Babaannem, dedem, annem, babam, kardeşim ve ben. Eskiden büyüklere başka türlü saygı gösterilir, sözleri dinlenirdi. Şimdiki gibi sinir olunan, dalga geçilen, istenmeyen, evde fazladan bir eşya muamelesi gören kişiler değildi onlar. Varlıkları bereketli, ağızları dualı, yaşamaları bizler için sevinç kaynağı büyüklerimizdi. Mahallenin birkaç yaşlısından biriydi babaannem. Yaşlı ama hani o içindeki çocuk yaşlanmayan türlerdendi. Nasıl enerji dolu, neşe dolu bir kadındı. Mis gibi kokardı her zaman, başında beyaz namaz bezi eksik olmazdı, elinde de Kur’an. Annemle aralarında anne-kız gibi geçinirlerdi, ne annem ona saygısızlık eder, ne babaannem annem için kötü bir söz söylerdi. Anneme yardım edebileceği bir şeyler varsa eder, yoksa ya odasındaki divanında oturur, kâh namaz kılar, kâh Kuran okur, ya bahçeyi eker, diker, toprakla haşır neşir olur, annemin işi bitince de beraber ya komşulardan birine giderler, ya karşılıklı sohbet ederler, ya da gelen bir misafir varsa onu ağırlarlardı. Bilgili, görgülü kadındı babaannem. Ama her lafın ortasına ben biliyorum diye atlamaz, sırası gelirse konuşurdu.

Dedem, babaanneme nazaran biraz daha otoriterdi. Babamdan çok dedemden korktuğumuzu hatırlıyorum, biz ondan çok korkardık ama o bizi çok severdi. Sık sık kucağına alır, bizi öper, okşar ama illaki severken canımızı da acıtırdı. Özellikle boynumuza küçücük çimdikler atar, sonra biz yüzümüzü buruşturunca kahkahalarla güler ve eğilip öperdi. Aslında bizi öpmek için yapılmış bu sevimli hareket, biz kocaman gençler olduğumuzda da devam etti. O boynumuza atılan çimdik, dedemin bize olan sevgisinin bir işaretiydi sanki.

Ve Ramazan ayı geldiğinde bizim ev bambaşka bir sevince ve heyecana bürünürdü. Dedem varlıklıydı, bunu hiç belli etmeyi sevmese de. Çocukluğumuz bereket ve bolluk içinde geçerdi ama bu bereket ve bolluk en çok Ramazan’da kendini gösterirdi. Ramazan’ın ilk günlerinde çuval çuval erzak gelirdi eve. Mutfak, bizim evden bağımsız ayrı bir dünya idi sanki. Evin kapısından girer girmez, sağda mutfak kapısı yer alır ve iki üç basamak merdiven ile aşağı inilirdi. Burası bizim günlük mutfağımızdı. Genellikle, ailecek yiyeceğimiz zaman yemekler burada pişerdi. Mutfağın ilerisinde ikinci bir kapı vardı ki, burası ana mutfak dediğimiz büyük mutfağa açılırdı. Orası daha büyük işler, daha çok misafirler için yapılmış bize göre devasa bir yerdi. Kocaman dev silindirler halinde, buğday, pirinç, kuru baklagil ve buna benzer erzak sıralanırdı. Kocaman iki tane buzdolabı, ağzına kadar dolu olurdu. Yerde üç tane simsiyah kocaman kazanlar, işte Ramazan gibi mübarek günlerde fakir fukara için kaynardı. 

Ramazan’da gelen erzaklar öncelikle paketlere ayrılırdı, mahallede, yakın mahallelerde durumu iyi olmayan kim var ise, dedem zaten bunları hep bilirdi. Her bir çuvalın içine gelen erzaktan uygun miktarlarda konulurdu. Herkesin nüfusuna ve maddi durumuna göre çuvallar dolusu erzak hazırlanır, babam işyerinden getirdiği küçük kamyonetin arkasına akşam namazından sonra yükler ve dağıtırdı. Aile dışındaki bir başkası asla bu mutfağa alınmaz, kime ne hazırlandığını bilmez, bizler de sımsıkı tembih edilirdik. Hazırlanan çuvallar mutlaka akşam dağıtılırdı ki, kimse görmesin bilmesin. Dağıtıma ben mutlaka giderdim çünkü bana göre çok eğlenceli bir işti bu. İhtiyaç sahibi ailenin kapısına yanaşır, çuvalı koyardı babam. Sonra arabaya biner ve bana göz kırpardı gülerek. Hemencecik fırlardım arabadan ve zillerine basardım. Sonra koşa koşa arabaya biner ve hızla uzaklaşırdık oradan. Bana göre neşeli bir oyun olan bu durum, aslında yardım ettiğimiz kişilerin incinmemesi adına yapılan bir güzellikti sadece. Dedem bu konuya çok itina gösterir, ihtiyaç sahibinin rencide edilmemesi gerektiğini söylerdi. Mahallede herkes, o gizli hayırsevere dua ederken bizim ruhumuz huzur ve neşe dolardı. 

Ramazan, mahallenin çocukları için aynı zamanda masal demekti. Çünkü ikindi namazından sonra babaannem, pencerenin önündeki sandalyesine oturur, komşuların çocukları ile beraber biz yere sıralanır, kafamız yukarda, gözlerimiz babaannemde, ağzımız yarı açık, onun anlattığı masalları dinlerdik. Bazen öylesine güzel masallar anlatırdı ki ve ben öylesine kıskanırdım ki babaannemi öbür çocuklardan. Sadece bana anlatsın isterdim o güzel masalları, hiç kimse duymasın, o anlatsın, ben dinleyeyim, sadece ikimize ait olsun o masal. Ama ne zaman babaannemin yanına gidip masal istesem, bembeyaz namaz bezinin ucundan kıyısından görünen aklaşmış saçlarının ortasından iki engin deniz bana gülerek bakar ve olmaz derdi gülümseyerek, arkadaşların gelsin hep beraber anlatalım, hem yorma beni şimdi, yoksa anlatamam arkadaşlarına, üzülürler. Ben biraz hayal kırıklığı, biraz keyfi kaçmış şekilde, dakikaları sayar ve masal vaktinin gelmesini beklerdim çaresiz.

Soframızda çok kalabalık ve bereketli olurdu Ramazanlarda. Misafir eksik olmazdı evimizden. Ramazanda hiç ailecek iftar ettiğimizi hatırlamam. Mutlaka bir akrabamız, tanıdığımız, komşumuz olurdu yemekte. Önemli olan o berekete ulaşmaktı, o muhabbeti, sevgiyi, saygıyı korumaktı. Eskiden iftar sofrası dediniz mi her zamankinden biraz daha fazla özenilirdi. Börekler açılır, baklavalar yapılır, güllaç mutlaka pişirilir, salatalar, turşular özenle yerleştirilirdi sofraya. Ve olmazsa olmazımız Ramazan Pidemiz. Mahallemizin emektar fırıncısı Sabri amcanın elinden çıkmış, mis gibi yumurtalı susamlı pide. Sanki Ramazan, pide demekti bizim için. Sadece Ramazan’da yapılırdı, o zaman yenirdi. Başka zamanlarda aklımıza bile gelmeyen pide, Ramazan’da normal ekmeğe alaycı bir bakış atıp, onun tahtına kurulurdu. 
 
Ve Ramazan pidesi şüphesiz benim çocukluğumun en nadide maceralarından birini de beraberinde getirir. Sekiz yaşımın ve ilk orucumun heyecanı ile başlayıp koskocaman bir kâbusa ve vicdan azabına dönüşen o günü nasıl unutabilirim ki. Kardeşim ile aramızda iki yaş var. O benden iki yaş küçük. Ben sekiz yaşımın içindeyken rastladığımız Ramazan’da oruç tutmanın heyecanı ve bir o kadar da gururu içerisindeyim. Kardeşim henüz altı yaşında olduğu için ona izin yok. Nasıl hevesleniyor, ben o heveslendikçe nasıl havalara giriyorum anlatamam. Dedem her ikimizle de anlaşma yaptı, bu anlaşmaya göre kardeşim sabah kalktıktan sonra öğlene kadar hiçbir şey yemeyecek, öğlen ilk orucunu açacak, sonra akşama kadar yine bir şey yemeyecek ve akşam yemeğinde ikinci orucunu da açacak. Ben ise tüm gün oruç tutacağım. Orucunu düzgün tutana akşam dedemden hediye var. Büyük ihtimal ile bir miktar harçlık, harçlıktan daha da güzeli susamlı helva..Çocukluğumuzun en lezzetli tadı. İncecik plakalar halinde üzeri susamla kaplı çıtır çıtır helva, büyük alışveriş merkezlerinin ve yüzlerce çeşit yiyeceğin olmadığı zamanlarda bizim için en güzel hediyeydi şüphesiz.

Oruç günümüz geldi. Hep beraber sahura kalktık annemlerle. Ala uykulu,annemin yaptığı böreği ve vişne kompostosunu yedik. O sıcacık, incecik açılmış böreğin tadı hala damağımdadır..

Orucum başlarda çok iyi gitti. Sahura kalkmış olmanın da etkisiyle neredeyse öğlene kadar uyudum. Damağımda kuruluk ve boğazımdaki bir miktar acıma hissi ile uyandığımda ilk aklıma gelen oruç olduğumdu. İçim neşeyle dolmuştu, bugün büyük bir sınav verecek ve başaracaktım. Akşama da kesin ödüllendirilecektim. 

Yaz günü..Hava öylesine sıcaktı ki oturduğumuz yerde bile buram buram ter döküyorduk. İçimde çok fazla açlık hissetmesem de, müthiş susamıştım. Dilim damağım kurumuş birbirine yapışmıştı adeta. Üstelik kardeşim ilk orucunu açmış, gözümün önünde koca bir bardak suyu midesine indirmişti. Babaannem, dedem, annem hepsi bana daha bir sevgiyle ve şefkatle yaklaşıyor, dayanma gücümü artırmaya çalışıyorlardı. Öğlenden sonra biraz daha rahatladım. Bedenim açlık ve susuzluğa isyan etmeyi bırakıp, oruca teslim olmuştu. Bu durum beni biraz kendime getirdi. Kardeşimle biraz bahçede oynadık, sularla oynaştık. Her zaman bu durumdan pek hoşlanmayan annem bile bize katıldı, beraber güle oynaya şakalaştık sularla ve birbirimizle.
Akşamüzeri..Annem elinde üç tane yumurtayla çıkageldi. Hadi bakalım dedi, fırına gidip pide yaptırın iki kardeş. Hem vakit geçmiş olur iftara kadar. Nasıl fırladık ikimizde anlatamam. Aldık elimize susamı ve yumurtaları fırına doğru koşmaya başladık. Hala düşünüp bulamam, neden koşuyordum? Acaba bir an önce pideyi yaptırırsam, iftar vaktinin de hemen geleceğini mi düşünmüştüm...Bilinmez. Tek bildiğim, ayağımın aniden tökezlediği ve yere kapandığım, elimden yumurtaların kayarak düştüğü idi. Kardeşim nefes nefese yetişti bana. Gördün mü yaptığını dedi, ne acelen var ne koşuyorsun. Ama iş işten geçmişti. Eve dönüşte anneme bunu nasıl anlatacaktım. Bak şimdi olanlara. Oruç tutup ödüllendirileceğim derken, birde üç yumurtayı kırıp ceza alacaktım. Yumurta için ceza vermezdi annem,ama öyle deli gibi koştuğum, yerlere kapaklanıp üstümü başımı rezil ettiğim, üstelik kardeşimi beklemediğim için çok kızacaktı eminim. Hızlıca düşündüm. Sonra kardeşimi kaldırımın kenarına oturttum. Sen beni burada bekle..Ben evden yumurta alıp geleceğim tekrar dedim..

Tekrar eve koştum. Yavaşça açtım bahçe kapısını..Bahçede kimsecikler yoktu ama büyük mutfağın kapısı açık. Babaannemin yarısı görünüyor. Annemin de sesi geliyor. Besbelli iftar için hazırlık yapıyorlar beraber..Görünmeden usulca evin içine girdim. Üst kata çıkan ahşap merdivenlere koştum. Odama çıktım. Bayram için alınan ceketimin cebinde, dün akşam iftara gelen misafirlerin verdiği üç beş lirayı aldım avucumun içine. İçim cız etti. Balon alacaktım ben bu paraya, oysa şimdi yaramazlığımın cezasını çekiyordum işte. Balonlar yumurtaya dönmüştü aniden..Fazla düşünmedim,hızla aşağı inip bahçeyi tekrar kolaçan ettim ve yine görünmeden evden çıktım. Şimdiki durağım bakkal Nazım amcaydı. Deli gibi koşuyordum, saçlarım terden sırılsıklamdı, şıpır şıpır ter döküyordum. Ağzım,dilim damağım, boğazım kupkuru olmuştu. Bakkaldan yumurtaları alıp kardeşimin yanına koştum. Telaşlı ve meraklı gözlerle beni bekliyordu. Fırına doğru koşmaya başladık ama kardeşimin elini de tutmuştum bu sefer. 

Fırına geldik, sıraya girdik. Tam o anda gördüm mahallenin çeşmesini. İki üç çocuk su dolduruyordu, akan sudan gözümü alamıyordum. Yüzüm kıpkırmızı olmuştu sıcaktan, bacaklarım titriyordu, dermanım kalmamıştı. Kardeşime beklemesini söyleyip çeşmeye koştum bu sefer. Dayadım ağzımı çeşmenin musluğuna, kana kana içtim buz gibi suyu. Ne oruç vardı aklımda, ne ödül, ne ceza, ne günah, ne sevap..Kana kana içiyordum suyu. Sular dudaklarımın kenarından süzülüp boynuma doğru akıyor, içim ferahlıyor, kendime geliyordum. Doya doya içtim suyu ve yüzümü yıkadım güzelce. Saçlarımı ıslattım. Serinlemiş ve rahatlamış olarak kardeşimin yanına döndüm. Orucun bozuldu dedi kardeşim. Hayır, bozulmadı dedim, akşam oldu zaten..Ama kendim de biliyordum ki orucum bozulmuştu. Ne bunu kendime yedirebiliyor, ne kardeşime fırsat vermek istemiyordum. İçim bir kez daha cız etti. Ama bu cız, balon paramın yumurtalar için harcanmasından dolayı oluşandan daha kuvvetliydi..

Akşam iftar soframızda ayrı bir neşe vardı. Özellikle dedem ve babaannem çok neşeliydi. Hikâyeler anlatıyorlar, şakalar yapıyorlardı. Bir tek ben bu neşeden payımı alamamıştım. İftarımızı yapmıştık. Onlara orucumu bozduğumu söylememiştim, kardeşim gözümün içine bakarken..Ama kendimi de hiç iyi hissetmiyordum. Annem bir ara durgunluğumu fark etti, ama babam orucun etkisi olduğunu söyledi. Ben ise hiç konuşmuyor, yutkunamıyordum bile. Boğazıma oturmuştu her şey adeta.

Yemekten sonra dedem yanına çağırdı kardeşimle beni. Önce ikimize de güzel birer paket verdi, içinden uzun, kat kat fırfırlı, şıkır şıkır boncuklar ve tüllerle süslenmiş, biri pembe, diğeri lila, rüya gibi iki elbise çıktı. Sonra da avucundaki paraları uzattı bize…Aldım parayı ama içimdeki o cız var ya..Artık boğazımda koca bir düğüm olmuş, gözlerime doğru yükseliyordu. Ben hak etmemiştim ki bu parayı. Sözümü tutamamıştım. Dedemin neşeli sesiyle kendime geldim. Haydi, bakalım dedi giyin elbiselerinizi bakalım nasıl olacak, sonra da sizi dondurma yemeğe götüreceğim. Kardeşim adeta uçarak, ben ise süklüm büklüm çıktım odadan. Odamıza geldik, kardeşim elbisesini giyerken ben orada öylece elimdeki paraya bakıp kalmıştım. Kardeşim bana baktı ve üzülme yarın yine tutarsın dedi. Ben söylemem kimseye merak etme dedi. Hediyeler öylesine güzeldi ki, besbelli oda bunları kaybetmeme razı olmamış, suçuma ve sırrıma ortak olmayı seçmişti.

Ama hayır..Avucumu alev alev yakıyordu o paralar işte. O şahane elbise gözüme bir çuval gibi görünüyordu. Daha fazla dayanamadım, ağlayarak aşağıya koştum, dedemin boynuna sarıldım. Ben dedim hıçkırarak, ben bugün orucumu bozdum dedeciğim. Çünkü annemin verdiği yumurtaları yanlışlıkla kırdım, sonra eve koştum, harçlığımı aldım, bakkala koştum, yeniden yumurta alıp fırına gittim ama çok yoruldum, hava çok sıcaktı, dayanamadım. Bu parayı hak etmedim, elbiseyi de hak etmedim dedeciğim ben..Sözümü tutamadım, üstelik Allah ta bana çok kızdı biliyorum, ama dayanamadım..Hem ağlıyor, hem anlatıyordum. O kadar dolmuştum ki o üç dört saat içinde, içimdeki sevinç koskocaman bir kâbusa dönüşmüştü birden bire.

Dedem önce ellerimi tuttu, sonra yüzümü ellerinin arasına aldı. Alnıma gözlerime öpücükler kondurdu..Ah benim güzel kuzum dedi, sen öylesine hak ettin ki o hediyeleri…Şaşırmış bir halde ona baktım. Elbette ki dayanamayacaksın dedi, daha çok küçüksün, üstelik sen bütün gününü oruçlu geçirdin ve en önemlisi dürüst davrandın, bu kadar küçük yaşta, bu kadar büyük bir vicdana sahip olduğun için, sen o hediyelerden çok daha fazlasını hak ettin meleğim..

Rüya mı görüyordum acaba..Kızmamışlardı, anneme, babama, babaanneme baktım, hepsi sevgiyle ve gülümseyerek bakıyorlardı bana. Tam o sırada boynumda küçücük bir acı hissettim. Dedem yine çimdiklemiş ve sonrasında boynuma sımsıkı sarılmış, kucaklamış, koklamıştı beni..Çok sonraları öğrenecektim aslında camiden dönen dedemin, beni çeşmeden su içerken gördüğünü, ama benim anlatıp anlatmayacağımı denemek için hiç seslenmeden, görünmeden eve gittiğini..

Ve ilk orucumu, hüsranla karışık bir mutlulukla, bana aç kalmaktan önce dürüst olmayı öğrettiği için, hayatımın her Ramazan’ında, dudaklarımda bir gülümseme olarak hatırlar, artık bizimle olmayan dedemi ve babaannemi sevgiyle anarım..

Siyah İnci’den sevgiyle…

www.twitter.com/blackpearl42


27 Temmuz 2012 Cuma

Masumiyete Yolculuk ~2~

 
Küçük ve masum kedimizin ölümüne sebep olan havuzun başından kalktım. Gözlerimde hüzün, dudaklarımda gülümseme vardı. Başımı sola çevirince yüzüme iyice yayıldı gülümsemem. Oradaydılar işte. Sıralanmış beni bekliyorlardı bütün renkleri ve hüzünleriyle..Sakız çiçekleri..Çocukluğumun en renkli ve eğlenceli kısımlarından bir tanesi..Ve elbette ki içinde saklı yine yaramaz çocukluğumun masum bir hikâyesi…

Çocuktuk bir zamanlar, hayatımızın tek derdi sabahları kahvaltıda içmek zorunda olduğumuz süttü..Yâda üstümüz başımız toz toprak içinde eve geldiğimizde annemizden işiteceğimiz azar korkusu. Koşardık, oynardık ve hiç yorulmazdık. Oysa şimdilerde öylemi..Hayat çok daha kolaylaştı ama biz daha çabuk yorulmaya başladık..

Evin kapısından girdiğiniz zaman tam karşıda sizi mutfak binası karşılar..Binanın duvarının önünde sıralanmış halde sakız çiçekleri vardır. Boy boy, renk renk…Kerpiç duvarın eğri büğrü sıvasının çirkinliğini örtmek istercesine, dal dal, yaprak yaprak uzamışlardır ekili oldukları tenekelerin içinden..Eskiden böyle süslü saksılar, rengârenk saksılar ne gezer. Nerede bir teneke kutu buldunuz, o olurdu sizin saksınız. Yeter ki çiçek dikmek olsun amacınız..Beyazı, pembesi, moru..Kocaman kocaman çiçekleri vardır sakız bitkisinin. Biraz ilerisinde,ağaçların arasından yukarı tırmanan ve kendilerine biraz haşmetle, biraz gururla bakan hanımeline inat eder gibi, nasıl da güzel açarlardı. Elbette ki bizim için işin en eğlenceli ve aslında bizi ilgilendiren kısmı, çiçeklerin sulanması kısmıydı..Sabah erkenden kahvaltıyı ettikten sonra bahçeye koşar, hortumu havuzun çeşmesine takıp elimize aldıktan sonra, saatlerce bırakmaz, sadece çiçekleri sulamakla kalmaz, bahçenin taşlarını da güzelce ıslatır, üzerlerindeki boşluk ve çukurlarda biriken suların üzerinde zıplardık. Hele yaz günlerinde buz gibi su ile ıslanan ayaklarımız, içimizde hastalık kaygısı taşımadığımız için ve bunun farkında olmadığımız için daha bir keyiflendirirdi bizi. Çiçekleri sular, elimize süpürgeyi alır, taşların üzerinde biriken suları güzelce süpürürdük. Bahçenin ekilmiş kısmından mis gibi toprak kokusu yükselmeye başlar, her yer tertemiz olur ve biz güzel bir iş yapmış olmanın huzuru ve yorgunluğu ile öğlen uykumuz için eve girerdik..Elbette ki üstümüz başımız ıslanmış olurdu, ama bu küçük kaygılar bizim için büyük korkulara gebeydi her zaman. 

Yine böyle bir sabah bahçeye çıktık kardeşimle. Hava sıcak mı sıcak..Bahçede bir yaprak bile kımıldamayacak kadar üstelik..Hortumu aldık, suyu açtık, önce hanım elini suladık. Hanım eli çok kıymetliydi annem için, o yüzden önce onu sular, o çiçeğe çok iyi bakar ve yapacağımız işe önce onu ortak ederdik ki, annem güzel bir iş yaptığımızı düşünerek, bizi rahat bıraksın ve suyla bol bol oynayalım..

Hanımelini suladıktan sonra sakızların yanına koştuk. Tam on bir teneke vardı duvarın dibinde. Elimle toprağını yokladım..Eh pek kuru sayılmazlardı ama yinede su vermeliydik elbette..Kardeşim daha dün suladığımızı, çok kurumadıklarını, su vermeye gerek olmadığını söyledi. Ben ise tam tersini savundum, yaprakları solmuş gibiydi, birkaç tomurcuk hala açmamıştı. Bolca su verirsek hepsi yarına kadar açardı. Annem de çok sevinirdi.

Ve elimde hortum suladım, suladım, suladım…Saksılardan sular taştı, topraklar taştı. Kardeşim yeter annem kızacak diyerek yüzünü buruşturmaya başladığında bile suladım. Niye o kadar su verme ihtiyacı hissetmiştim bugün düşündüğüm zaman hala hatırlamıyorum. Hava mı çok sıcaktı, ben mi çok susamıştım da, konuşamayan çiçeklerin de çok susadığını düşünmüştüm bilmiyorum.En sonunda kardeşim korkudan açılmış gözleriyle elimden hortumu kaptı ve havuza doğru koşarak çeşmeyi kapattı. Merak etme dedim, getir hortumu, korkma bir şey olmaz, bak saksıların dibi delik zaten, sular akıp gidiyor. Kardeşim, saksıların altından toprakla beraber bulanmış halde akan sulara baktı. Getir hadi hortumu, yıkayalım yoksa çamurlu çamurlu kuruyacaklar dedim. Tekrar getirdi hortumu, bahçeyi güzelce yıkadık ve öğlen güneşinin sıcağı bedenlerimize vurmaya başlayınca içeri girdik.

Burada kaldı mı..Elbette kalmadı. Üç güne kalmadan dipten yaprakları sararmaya başladı çiçeklerin. Kiminin çiçeklerinin yaprakları kurudu düştü. Annem neler olduğunu anlamamıştı, kardeşimin suçlayan bakışları arasında 7 tane çiçeğimiz çürüdü. Yaprakları döküldü. Ben ise çiçeklerin yanına bile yaklaşamıyordum.Sanki yanlarına gitsem, dile gelecekler ve onlara yaptığım kötülüğü yüzüme vuracaklardı. Oysa hiç kötü niyetim yoktu. Ve hatta biraz da sinirlenmiştim onlara..Biz çok susayınca kana kana su içiyorduk. Arka arkaya su içiyorduk ama hastalanmak bir yana, sıcak havalarda çok ta iyi oluyordu. Demek ki kediler gibi çiçekler de suyu sevmiyorlardı. Kedimizi suyun altına sokmuş,mis gibi yıkamıştık ama o ölmüştü. Şimdi çiçeklerimiz de ölmüş sayılırdı. Üstelik bütün yapraklarını bile sulamıştım. Islanmadık yerleri kalmamıştı. Ben onları serinletmek isterken onlar küsüp yaprak döküyorlardı. Bir daha hiç yanlarına yaklaşmadım, uzaktan seyrettim ve çiçek sulama maceram da böylelikle sona erdi.

Yıllar sonra, bahçemde yine sakız çiçekleri büyüttüm. Ama büyük bir hassasiyetle ve çocukluğumun suçunu kapatmak istercesine diğer çiçeklerime nazaran daha büyük bir sevgiyle..

Zira öğrenmiştim ki, bir damla suyun vereceği hayat, birkaç damla ile ölüme dönüşebilirmiş..

Ve su bile olsa..Her şeyin fazlası ve aşırısı zararlıymış..


 Siyah İnci’den sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42


12 Temmuz 2012 Perşembe

Masumiyete Yolculuk ~ 1~


 
Ahşap kapının ipini çektim yavaşça..Süzüldüm çocukluğumun içine..Ne kadar da küçükmüş bu bahçe..Oysaki bir uçtan diğer ucuna koşmakla bitiremezdik kardeşimle. Şimdi iki adımlık yer olmuş. Bahçe küçülmemiş aslında, ben çok büyümüşüm sanırım farkına varmasam da..

Bahçeye adım attığım anda, beni o koskocaman hanımelinden yayılan mis gibi koku karşıladı. Ayağımın altında kocaman ve yamuk yumuk taşlar, ezik, yorgun, yıpranmış..Sağ tarafımda ahırın kerpiç duvarına kadar ekili domates, biber, salatalıklar..Ahırın küçük ve korkunç penceresine baktım bir kez daha..Ne kadar korkardık oraya geçmekten. Zaten geçemezcikte çoğu zaman..Geçsek boyumuz yetişmezdi..O sisli,puslu, içeriyi göstermeyen ve üzerinde birbirine geçmiş demirlerin altında korunaklı cam, neşeyle oynadığımız çocuk oyunlarının arasında bir korku filminden fırlamışçasına bakıp dururdu bize heybetle..O camın arkasında ne olduğunu bilir, ama yanaşamaz, yanaşsak tırmanamaz, tırmansak bakamazdık, öylece gizli bir sır perdesi gibi dururdu orada..Yine oradaydı, ama bu sefer benim boyumda büyümüştü, cesaretim de..Gülümseyerek yaklaştım beni ona götüren dar taşların üzerinde dikkatle yürüyerek..Bir zamanlar zıplayarak ulaşmaya çalıştığım pencereden içeri bakmak için şimdi eğilmek zorundaydım. Yine puslu, sisli ve karanlık…Hayır aslında karanlık değildi artık. Yıkılan ahırın duvarından yansıyan güneş, toz ve kirden üzerinde adeta ince bir tabaka olmuş camı aydınlatıyordu, ama yine bir şey yoktu gördüğüm..

Usulca geçtim tekrar bahçenin soğuk taşlarının üzerine..Gülümseyerek üç adım attım ve küçük dikdörtgen beton havuza ulaştım. Topu topu bir metreye elli cm. küçücük havuzun ne büyük oyunlar ve kahkahalar sakladığını bir ben bilirdim elbette. Bahçenin içinden gelip havuzun içine uzanan demir borunun ucundaki musluğu açtım..Önce homurdandı bana, hiç değişmemiş..Sonra adeta ona elimi sürmediğim uzun yılların öfkesiyle birden fışkırdı sular içinden. Bir an irkildim sonra yine gülümsedim. Eskiden bir karış genişliğindeki kenarına oturur, deliğini tıkar, içini buz gibi suyla doldurur, yaz günlerinde ayaklarımızı o suyun içine sokardık. Belki yarım metre idi derinliği, şimdi ise kenarına oturmam bile mümkün değildi, oysa oturabilsem, suyla değil, gözyaşlarımla bile doldurabilirdim çocukluğumun kahkahalarla dolan havuzunu aslında..Ve tam bunları düşündüğüm sırada geldi o minik kedi aklıma.. Kardeşimle beraber işlediğimiz çocukluğumun en büyük günahı da o aslında..Hemen kapının önünde buluvermiştik onu..Tozun toprağın içine bulanmış mini minnacık bir yavru..Nasıl sevinmiştik kardeşimle..Hemen bahçeye aldık ve henüz yeni yeni ayaklanmış, gözlerini açmış küçük kedicik ile oynamaya başladık. Lakin bir sorun vardı. Çok kirliydi kediciğimiz, oysa ne tembih etmişti anneciğimiz. Mikrop olabilirdi,hastalık bulaşabilirdi. Ne yapmalıydık peki..O anda aklımıza güzel bir fikir geldi..Ne güne duruyordu havuzumuzun çeşmesi..Güzelce sabunlayıp yıkayabilirdik kedimizi. Hemen küçücük ellerimin arasına aldım kediciği ve girdim havuzun içine. Kardeşim koşarak sabun almaya gitti. Ben çoktan havuzun deliğini tıkamış ve başlamıştım bile suyu doldurmaya..Kardeşim gelince güzelce sabunladık ellerimizin arasında cılız bir sesle miyavlayan ve kaçmaya çalışan yavrucağı..Sonrada çeşmenin altında bir güzel yıkadık..Ah ne kadar mutluyduk, ne kadar neşeliydik ve ne kadar çocuktuk aslında ne yaptığımızı bilemeyecek kadar..Buz gibi suyun altında neye uğradığını şaşıran minik kedicik tir tir titriyordu. İçerideki lavabonun başından sessizce aşırdığımız havlu ile bir güzel kuruladık. Ama nafile. Hala titriyordu kedicik..Neler oluyordu böyle..Bizde yıkanıyorduk ama hiç böyle ciyak ciyak bağırıp, tir tir titremiyorduk. Bir anda iç bahçenin kapısından giriveren teyzem, önce küçük bir şaşkınlık anı yaşadı, sonra söylenerek telaşla bana doğru yürüyerek minik kediyi kucağımdan aldı. Biz ayaklarımız havuzun sabunla bulanmış sularının içinde, üstümüz başımız sırılsıklam, gözlerimizde hüzünle karışık bir neşe ile teyzeme baktık sadece..

İki gün boyunca sarhoş gibi gezen küçük kedi, ikinci günün akşamına doğru öldü..Kardeşimle birlikte başında saatlerce oturup ağladık. Biz kötü bir şey yapmıştık, ama kötü bir şey olduğunu bilmeden..Çocukluğumuzun masumiyetinin tam ortasına öylesine kocaman bir delik açmıştı ki bu kaybediş, yıllar sonra, kocaman bir kadın olduktan sonra bile, ne zaman sokakta minik bir kedi yavrusu görsem, yüreğimin çok derininde, bir sızlama duydum o güne dair..

Çocuktuk, masumduk, bizim bahçemiz, bizim havuzumuz, bizim dünyamızdı orası..Ne çok şey yaşanmıştı ve ne çok şey vardı anlatılacak..

Ahşap kapının ipini çektim yavaşça..Süzüldüm çocukluğumun içine..Hepsi bu kadar mı..Kesinlikle hayır..

Devamı var..

Siyah İnci’den sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42




13 Mayıs 2012 Pazar

Bir Anneler Günü Hikayesi...


 
Çalan telefonuna uzanıp baktı ekrana..Offf be anne diye mırıldandı sıkıntıyla..Yoğun bir trafik, acelesi vardı üstelik..Raporlar, toplantılar, bütün o stres içerisinde hiç duygusallık kaldıramayacaktı doğrusu..Yine aynı lafları duyacağından adı gibi emindi çünkü..Meşgule aldı telefonunu. Müsait bir zamanda aramak üzere..

Şirkete geldi hızla. Başladı koşturmaya. Nefes bile almadan bir o toplantıdan bir bu toplantıya..Öğlen yemeğinde fırsat buldu ancak annesini aramaya..

“Efendim anne..Ne oldu yine?” 

Bir şey yoktu, nasıldı, iyimiydi, yoruluyor muydu? 

“İyiyim anne çok yoğunum bak böyle sürekli arıyorsun ama inan çok işim var..”

Bir suskunluk anı..Haklısın dedi annesi, ama sen aramıyorsun hiç..

Evlendiğinden beri böyleydi. Son beş aydır hem evlilik, hem iş hayatının yoğunluğu, ona hiç vakit bırakmıyordu zaten. Bir de böyle duygusal kaprislere hiç gelemeyecekti doğrusu..

“Arayamıyorum çünkü gerçekten çok işim var anne, neyin var hasta mısın bir ihtiyacın mı var. Varsa söyle yapayım ama sürekli böyle arayıp durma, çocuk muyum ben ?. Bak çalışıyorum koşturuyorum ben de”

Hayır, hasta değildi, bir ihtiyacı da yoktu. İllaki hasta olunca mı arardı bir anne evladını..Yada bir ihtiyacı olduğundan mı..

Ses tonu giderek daha öfkeli çıkıyordu, “tamam anne ya uzatma,lütfen biraz anlamaya çalış beni dedi..”

Ben seni anlıyorum evladım dedi kadın, sen beni anlamıyorsun. Ne vakit anne oldun, o zaman anlayacaksın beni sen…

Tamam anne Allah aşkına başlama yine.. Hadi işim var sonra konuşuruz.. 

Peki evladım dedi kadın..Üstelemedi, ısrar etmedi, söylemedi yada söyleyemedi..

Kapattı telefonunu genç kadın. Paldır küldür yedi yemeğini..Sonra tekrar işe koyuldu..

Akşamüzeri..İş çıkışı,yine trafikte iken çaldı telefonu. Yine annesi..Off Allahım offf bu ne böyle diye söylendi..Ama bu defa meşgule almadı. Hırsla açtı telefonu..

Ne var anne, ne var ?

Ama hayır ! bu annesinin sesi değil..Peki ya o siren sesleri. Onlar neyin nesi..Başka bir yabancı ses..Bir adam..Neler oluyor..

Kimsiniz dedi telaşla..

Af edersiniz dedi adam, bu telefonun sahibini tanıyor musunuz?

Evet elbette annem olur dedi yolun sağında uygun bir yere yanaşarak..Kötü bir şey mi var ?

Tamam tahmin ettik zaten dedi yabancı adam, telefonunda “Kızım Benim” diye kayıtlıydınız. En son sizi aramış. Anneniz bir kaza geçirdi, durumu ağır. Hastaneye kaldırıyoruz. Bilgi için aradım sizi.

O koskoca dünya bir arabanın içine kadar küçüldü sanki. Konuşamadı, nefes bile alamadı, öylece donup kaldı kulağındaki telefon ile. Bir an yada belki bir ömür öylece kaldı..Zaman kavramını yitirmişti. Adam telefonun ucundan hastanenin adını söyledi. O an kendine geldi. Evine çok yakındı hastane..Ne işi vardı bu kadının oralarda gündüz vakti..Derin derin nefes aldığını hissetti, nefes alamamaktan korkarcasına. Kocasını aradı ilk iş. Annem dedi..Annem kaza geçirmiş. Hastaneye gidiyorum ben..

Bazen bir şehir,baştan başa koca bir ülke olur..Öyle anlar vardır ki, birkaç saniye birkaç yıl gibi geçer. Hastaneye giden yol, onun için koca bir ömür olmuştu sanki. İçinden şiddetli bir volkan yükselip gözlerinde patladı. Hayır dedi kendi kendine..Lütfen Allahım dedi ona bir şey olmasın lütfen..Bütün sabahı gözlerinin önüne getirdi, Hatırlamak bile istemiyordu. Nasıl tartışmıştı, nasıl kırmış incitmişti. Gaza biraz daha bastı. Yetişmeliydi, başka bir şey düşünemiyordu bile..

Hastaneden içeri koştu. Kocası çoktan gelmiş yoğun bakımın önündeydi bile..Doktorlara koştu, hemşirelere yalvardı. Bir tek güzel haber için. Ama hayır, durumu ağırdı annesinin. Acilen ameliyata almışlardı. Bekleyeceklerdi..
Üç koca gün sürdü o bekleyiş..Genç kadın bir dakika bile ayrılmadı annesinin ameliyat sonrası alındığı odanın kapısından. Düşündü her saniyeyi dakikaya, dakikaları saatlere dönüştürerek..

Hangi ara unuttum ben seni anne..Hangi ara bu kadar çirkinleşti kalbim. Sen beni hiç unutmamışken üstelik..Cicili bicili elbiselerle süslemeyi, saçlarımı taramayı hiç ihmal etmedin. Kırılan oyuncak bebeğimi tamir ettin çocukluğumda..Ve tamir ediyordun aşktan kırılan kalbimi bir genç kız olduğumda..Sen ellerimden tutup götürdün beni ilk okula. Ve okul hayatım boyunca hep oldun yanımda. Büyüdüm, aşık oldum, ağladım senin omzunda, hem mutluluğumda hem hayal kırıklıklarımda. Arkadaş oldun sen bana. Neyim varsa dinledin sabırla..Üniversiteyi kazandım, Her gece ben ders çalışırken sen çay demledin, kurabiye eşliğinde bana..Ve gururla seyrettin beni üniversiteden mezun olduğumda. Her iyi günümde, her kötü günümde sen vardın yanımda. Evlendim, ellerinle teslim ettin kocama. Ve söz aldın kendisinden beni çok mutlu edeceğine dair ömür boyunca..

Ama ben ! Seni birkaç dakika dinleyemedim mi anne. İçinde bana söyleyecek neler kaldı senin..

Üç koca gün sonunda, son nefesini verdi yaşlı kadın o yoğun bakım odasında. Genç kadın yitik, bitik ve eksik öylece kalakaldı odanın kapısında..Boğazında düğüm düğüm her bir kelime, gözlerinde her bir damla yaş ile. Bir daha hiç söylenemeyecek sözlerin, dilenemeyecek özürlerin ağırlığı altında..Annesinin cansız bedenine sarılıp dakikalarca ağladı içindeki tarifsiz boşlukla, ellerini, yüzünü öptü okşadı içindeki geç kalınmışlık acısıyla..Ve en önemlisi, son telefon konuşmalarında annesinin söyleyemediklerinin merakıyla..

Kocasının kolunda perişan halde eve döndüğünde apartmanın kapıcısı karşıladı onları kapıda. Elinde genç kadına çok tanıdık gelen cam saklama kabı ile..Annesi, onu aradığı gün gelmişti yaşadığı apartmana, ve bırakmıştı içinde zeytinyaglı yaprak sarması dolu kabı kapıcıya..

Başınız sağolsun, kazadan biraz önce rahmetli buraya uğrayıp  bunu bıraktıydı dedi kapıcı üzüntü ile saygı arasında bir ses tonuyla. Bir de küçük zarf bıraktıydı size ama..

Zarfı açtı genç kadın. Annesinin o yumuk ellerinden kendisine yazılmış, belki de telefonda söylenememiş son sözler..

Biliyorum kızıyorsun bana, ama inan çok iyi anlayacaksın beni anne olunca…Uzun zamandır doğru dürüst yemek yemediğini biliyorum kızım. Yaprak sarmasını da ne kadar sevdiğini bilirim. Vaktin yoktur bunlarla uğraşmaya diye, bolca sardım sana. Koyarsın dolaba, canınız istediği an yersiniz hiç olmazsa. Sabah seni de bunun için aramıştım aslında. Ama işlerin yoğun, fırsatın olmadı konuşmaya.. Ben de sana sürpriz olsun diye bıraktım kapıcınıza..Bilirim seversin süprizleri her ne olursa.. 

 Genç kadın ömrü boyunca bir daha asla yaprak sarması yemedi…

Her anne yüreklidir, karşılık beklemeden sever, fedakardır, kalbi dünyayı içine alacak kadar büyüktür, emek verir, sevgi verir, mutluluk verir, hesapsızca sever ve asla vazgeçmez. 

Şefkatin, fedakarlığın,mutluluğun, karşılıksız sevginin, emeğin en güzel tarifidir anne..Cennet’in anahtarı makamına ulaşmış bir kutsallıktır annelik zira.

Anne olmuş yada olmamış, yüreğinde o hissi taşıyan bütün kadınlarımızın ve elbetteki Canım Annemin ANNELER GÜNÜ kutlu olsun. 

Şimdi lütfen, her ne yapıyorsanız bırakın ve eğer yanınızda değilse,annenizi arayıp onu ne kadar sevdiğinizi söyleyin..Yanınızda ise sımsıkı sarılın ve bir öpücük kondurun yanaklarına sevgiyle..Ve bunu sadece bugün değil, her gün yapmaya çalışın..Hala bu şansınız varken..


Siyah İnci’den sevgiyle..