13 Mayıs 2012 Pazar

Bir Anneler Günü Hikayesi...


 
Çalan telefonuna uzanıp baktı ekrana..Offf be anne diye mırıldandı sıkıntıyla..Yoğun bir trafik, acelesi vardı üstelik..Raporlar, toplantılar, bütün o stres içerisinde hiç duygusallık kaldıramayacaktı doğrusu..Yine aynı lafları duyacağından adı gibi emindi çünkü..Meşgule aldı telefonunu. Müsait bir zamanda aramak üzere..

Şirkete geldi hızla. Başladı koşturmaya. Nefes bile almadan bir o toplantıdan bir bu toplantıya..Öğlen yemeğinde fırsat buldu ancak annesini aramaya..

“Efendim anne..Ne oldu yine?” 

Bir şey yoktu, nasıldı, iyimiydi, yoruluyor muydu? 

“İyiyim anne çok yoğunum bak böyle sürekli arıyorsun ama inan çok işim var..”

Bir suskunluk anı..Haklısın dedi annesi, ama sen aramıyorsun hiç..

Evlendiğinden beri böyleydi. Son beş aydır hem evlilik, hem iş hayatının yoğunluğu, ona hiç vakit bırakmıyordu zaten. Bir de böyle duygusal kaprislere hiç gelemeyecekti doğrusu..

“Arayamıyorum çünkü gerçekten çok işim var anne, neyin var hasta mısın bir ihtiyacın mı var. Varsa söyle yapayım ama sürekli böyle arayıp durma, çocuk muyum ben ?. Bak çalışıyorum koşturuyorum ben de”

Hayır, hasta değildi, bir ihtiyacı da yoktu. İllaki hasta olunca mı arardı bir anne evladını..Yada bir ihtiyacı olduğundan mı..

Ses tonu giderek daha öfkeli çıkıyordu, “tamam anne ya uzatma,lütfen biraz anlamaya çalış beni dedi..”

Ben seni anlıyorum evladım dedi kadın, sen beni anlamıyorsun. Ne vakit anne oldun, o zaman anlayacaksın beni sen…

Tamam anne Allah aşkına başlama yine.. Hadi işim var sonra konuşuruz.. 

Peki evladım dedi kadın..Üstelemedi, ısrar etmedi, söylemedi yada söyleyemedi..

Kapattı telefonunu genç kadın. Paldır küldür yedi yemeğini..Sonra tekrar işe koyuldu..

Akşamüzeri..İş çıkışı,yine trafikte iken çaldı telefonu. Yine annesi..Off Allahım offf bu ne böyle diye söylendi..Ama bu defa meşgule almadı. Hırsla açtı telefonu..

Ne var anne, ne var ?

Ama hayır ! bu annesinin sesi değil..Peki ya o siren sesleri. Onlar neyin nesi..Başka bir yabancı ses..Bir adam..Neler oluyor..

Kimsiniz dedi telaşla..

Af edersiniz dedi adam, bu telefonun sahibini tanıyor musunuz?

Evet elbette annem olur dedi yolun sağında uygun bir yere yanaşarak..Kötü bir şey mi var ?

Tamam tahmin ettik zaten dedi yabancı adam, telefonunda “Kızım Benim” diye kayıtlıydınız. En son sizi aramış. Anneniz bir kaza geçirdi, durumu ağır. Hastaneye kaldırıyoruz. Bilgi için aradım sizi.

O koskoca dünya bir arabanın içine kadar küçüldü sanki. Konuşamadı, nefes bile alamadı, öylece donup kaldı kulağındaki telefon ile. Bir an yada belki bir ömür öylece kaldı..Zaman kavramını yitirmişti. Adam telefonun ucundan hastanenin adını söyledi. O an kendine geldi. Evine çok yakındı hastane..Ne işi vardı bu kadının oralarda gündüz vakti..Derin derin nefes aldığını hissetti, nefes alamamaktan korkarcasına. Kocasını aradı ilk iş. Annem dedi..Annem kaza geçirmiş. Hastaneye gidiyorum ben..

Bazen bir şehir,baştan başa koca bir ülke olur..Öyle anlar vardır ki, birkaç saniye birkaç yıl gibi geçer. Hastaneye giden yol, onun için koca bir ömür olmuştu sanki. İçinden şiddetli bir volkan yükselip gözlerinde patladı. Hayır dedi kendi kendine..Lütfen Allahım dedi ona bir şey olmasın lütfen..Bütün sabahı gözlerinin önüne getirdi, Hatırlamak bile istemiyordu. Nasıl tartışmıştı, nasıl kırmış incitmişti. Gaza biraz daha bastı. Yetişmeliydi, başka bir şey düşünemiyordu bile..

Hastaneden içeri koştu. Kocası çoktan gelmiş yoğun bakımın önündeydi bile..Doktorlara koştu, hemşirelere yalvardı. Bir tek güzel haber için. Ama hayır, durumu ağırdı annesinin. Acilen ameliyata almışlardı. Bekleyeceklerdi..
Üç koca gün sürdü o bekleyiş..Genç kadın bir dakika bile ayrılmadı annesinin ameliyat sonrası alındığı odanın kapısından. Düşündü her saniyeyi dakikaya, dakikaları saatlere dönüştürerek..

Hangi ara unuttum ben seni anne..Hangi ara bu kadar çirkinleşti kalbim. Sen beni hiç unutmamışken üstelik..Cicili bicili elbiselerle süslemeyi, saçlarımı taramayı hiç ihmal etmedin. Kırılan oyuncak bebeğimi tamir ettin çocukluğumda..Ve tamir ediyordun aşktan kırılan kalbimi bir genç kız olduğumda..Sen ellerimden tutup götürdün beni ilk okula. Ve okul hayatım boyunca hep oldun yanımda. Büyüdüm, aşık oldum, ağladım senin omzunda, hem mutluluğumda hem hayal kırıklıklarımda. Arkadaş oldun sen bana. Neyim varsa dinledin sabırla..Üniversiteyi kazandım, Her gece ben ders çalışırken sen çay demledin, kurabiye eşliğinde bana..Ve gururla seyrettin beni üniversiteden mezun olduğumda. Her iyi günümde, her kötü günümde sen vardın yanımda. Evlendim, ellerinle teslim ettin kocama. Ve söz aldın kendisinden beni çok mutlu edeceğine dair ömür boyunca..

Ama ben ! Seni birkaç dakika dinleyemedim mi anne. İçinde bana söyleyecek neler kaldı senin..

Üç koca gün sonunda, son nefesini verdi yaşlı kadın o yoğun bakım odasında. Genç kadın yitik, bitik ve eksik öylece kalakaldı odanın kapısında..Boğazında düğüm düğüm her bir kelime, gözlerinde her bir damla yaş ile. Bir daha hiç söylenemeyecek sözlerin, dilenemeyecek özürlerin ağırlığı altında..Annesinin cansız bedenine sarılıp dakikalarca ağladı içindeki tarifsiz boşlukla, ellerini, yüzünü öptü okşadı içindeki geç kalınmışlık acısıyla..Ve en önemlisi, son telefon konuşmalarında annesinin söyleyemediklerinin merakıyla..

Kocasının kolunda perişan halde eve döndüğünde apartmanın kapıcısı karşıladı onları kapıda. Elinde genç kadına çok tanıdık gelen cam saklama kabı ile..Annesi, onu aradığı gün gelmişti yaşadığı apartmana, ve bırakmıştı içinde zeytinyaglı yaprak sarması dolu kabı kapıcıya..

Başınız sağolsun, kazadan biraz önce rahmetli buraya uğrayıp  bunu bıraktıydı dedi kapıcı üzüntü ile saygı arasında bir ses tonuyla. Bir de küçük zarf bıraktıydı size ama..

Zarfı açtı genç kadın. Annesinin o yumuk ellerinden kendisine yazılmış, belki de telefonda söylenememiş son sözler..

Biliyorum kızıyorsun bana, ama inan çok iyi anlayacaksın beni anne olunca…Uzun zamandır doğru dürüst yemek yemediğini biliyorum kızım. Yaprak sarmasını da ne kadar sevdiğini bilirim. Vaktin yoktur bunlarla uğraşmaya diye, bolca sardım sana. Koyarsın dolaba, canınız istediği an yersiniz hiç olmazsa. Sabah seni de bunun için aramıştım aslında. Ama işlerin yoğun, fırsatın olmadı konuşmaya.. Ben de sana sürpriz olsun diye bıraktım kapıcınıza..Bilirim seversin süprizleri her ne olursa.. 

 Genç kadın ömrü boyunca bir daha asla yaprak sarması yemedi…

Her anne yüreklidir, karşılık beklemeden sever, fedakardır, kalbi dünyayı içine alacak kadar büyüktür, emek verir, sevgi verir, mutluluk verir, hesapsızca sever ve asla vazgeçmez. 

Şefkatin, fedakarlığın,mutluluğun, karşılıksız sevginin, emeğin en güzel tarifidir anne..Cennet’in anahtarı makamına ulaşmış bir kutsallıktır annelik zira.

Anne olmuş yada olmamış, yüreğinde o hissi taşıyan bütün kadınlarımızın ve elbetteki Canım Annemin ANNELER GÜNÜ kutlu olsun. 

Şimdi lütfen, her ne yapıyorsanız bırakın ve eğer yanınızda değilse,annenizi arayıp onu ne kadar sevdiğinizi söyleyin..Yanınızda ise sımsıkı sarılın ve bir öpücük kondurun yanaklarına sevgiyle..Ve bunu sadece bugün değil, her gün yapmaya çalışın..Hala bu şansınız varken..


Siyah İnci’den sevgiyle..




2 Mayıs 2012 Çarşamba

Sosyal Medyanın Sosyalleştiremedikleri..

Bir yanda adeta ışık hızıyla büyüyen bir internet ve sanal sosyallik, diğer tarafta gerçek hayatın asosyalliğinin intikamını hiç görmediği tanımadığı insanlardan alma telaşı.

Sosyal medyada tanımadığımız, bilmediğimiz milyonlarca insan var. Bu insanların her biri de ayrı çeşit. Kim ile ne kadar muhatap olunmalı, kim ciddiye alınmalı, kim yok sayılmalı.

Mesela gerçekte iki lafı bir araya getiremeyenler orada bilge kesilirler birden, bilgisayarın başında saatlerce oturup dış dünyaya kendini kapatmış, işi gücü sadece kafa patlatıp iki güzel cümle bulayım da popüler olayım tarzındaki insanlardır bunlar. Karşınıza alsanız konuşmaya kalksanız, iki lafı bir araya getiremezler. Ama ekran ve klavye ellerine geçti mi, en derin sözleri de yazmayı becerirler bu sanal bilgeler.

Bir diğer çeşidimiz, hayatında bir sayfa kitap okumamış, ne sinema, ne tiyatro yüzü görmemiş ama lafa geldi mi cümle âleme kültür dersleri verecek sanal kültür abidelerimiz. Bu tipler, gündem konularında yorum yapmaya bayılırlar, hadlerini de hiç bilmezler. Kendilerine de fazlasıyla özgüvenleri vardır, ama aslında yaptıkları cahil cesaretinden başka bir şey değildir. Anlamadan bilmeden her lafı etmeye hak görürler kendilerinde. Hatta kimi zaman alanında ustalık derecesine gelmiş bir sanatçıya dil uzatırlar, kimi zaman okumadıkları kitabı, seyretmedikleri filmi yuvarlak laflarla eleştirir, görüş bildirirler ama aslında neyin ne olduğunu bilmezler, zira onların işi bunları anlamaya çalışmak değil, dikkat çekmek için birkaç sivri cümle kurmaktır, hepsi o.

Diğer bir çeşidimiz ucuz şöhret peşindeki emek hırsızları..Oradan buradan buldukları güzel sözleri, bloglardan çaldıkları yazıları kendi sitelerinde paylaşıp, bu sayede prim yapma heveslisi tembel saygı fukaraları..

Başka bir çeşidimiz ise, aslında çok kibar görünen küfürbazlar. Bu tipler önce çok seviyeli, saygılı konuşurlar, kitaplardan, müzikten söz açarlar, etkileyici sözler etmeye bayılırlar, insanların kafasında kültürlü, saygı değer bir imaj oluştururlar, ama sıkıya geldi mi ağızlarını bozmaktan çekinmezler. Böylelikle hayatınızda duymadığınız küfürleri de duymuş olursunuz sayelerinde.

Sanal çapkınlar da var elbette. Genellikle gözlerine birini kestirir ve onu etkilemek için ellerinden geleni yaparlar, kabul görmediklerinde sanal küfürbazlara dönüşürler, kabul gördüklerinde ise birkaç gün sanal bilge imiş gibi takılır, sonra başka birini gözlerine kestirirler. Genellikle gerçek hayatlarında bir kızla konuşmayı beceremeyen, elleri birbirine dolaşan, yüzleri kızaran tiplerdir. Kendilerini bulunmaz Hint kumaşı zannederler, sanal dünyanın kralı onlardır, ama kazara kendilerinden daha zeki ve kültürlü birine rastlayıpta duvara çarptıklarını anlayınca bütün öfkelerini dillerine dökmekten çekinmezler.

Sürekli komik paylaşımlar yapan ve komik olduğunu zannedenlere ne demeli. Büyük çoğunluğu aslında hiç komik tipler değillerdir. Özellikle yaptıkları esprilerin sonuna illaki bir küfür eklerler ve bunun daha da komik olduğunu zannederler. Oysaki seviyeyi ne kadar düşerse bir o kadar da sevimsizleşirler, bunu göz ardı ederler.

Bir de cool takılan cinslerimiz var. Bunlar ise gerçek yaşantılarında çok ezik tiplerdir aslında. Kimseyle konuşmaya cesaretleri yoktur, sanal dünyada ise çok nadiren birkaç kelam ederler, onun dışında kimseye cevap vermezler, laf atmazlar. Özgüveni gelişmiş, öyle herkesle muhatap olmayan biri olduğunu sanırsınız ama durum tam tersi de olabilir.

Ya ünlü ünsüz demeden, her önüne gelene, her türlü çizgiyi aşarak samimiyet gösterisi yapanlar... Özellikle ünlü insanlarla konuşmalarında sanki kırk yıllık dostuymuş gibi hitap ederler, senli benli olurlar, sürekli isteklerde bulunurlar, sanki mümkünmüş gibi her söylediklerine cevap verilmesini beklerler, bozulurlar, üzülürler bunu da ısrarla belirtirler. Fazlasıyla can sıkıcı tiplerdir ve çoğunlukla engellenirler.

Bir de kendi hayatının başarısızlığının öfkesini, sanaldaki insanlara yüklemeye çalışanlar var. Bu tipler genellikle hayatında bir baltaya sap olamamıştır, ama başkalarında ararlar hep suçu. Sürekli hüzünlü, depresif ve melankoliktirler. Sanki dünyada aslında çok önemli yere sahip olacaklarmışta, fırsat ellerine geçmemiş gibi davranırlar. Bunalım takılırlar ve insanı da bunaltırlar.

Edepsizler de var elbette. Her önüne gelene saldırmayı, eleştirmeyi, her lafı söyleme hakkını kendinde görmeyi ve en kötüsü bunu huy edinmiş olanlar var. Bu insanların gerçekte çok negatif enerjili, sevgiden saygıdan bihaber insanlar olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle ciddiye alınmamalı. Eleştiri elbette olmalı ama insanların kişiliklerine, özgürlüklerine saygılı olmayı da asla unutmamalı.

Bütün bunların yanı sıra, sosyal medyayı içtenlikle paylaşım yapmak, çeşitli sosyal faaliyete katılmak ve insanları bilinçlendirmek için kullanan çok nadir bir kesim de var. Bu insanlar saçma sapan konulardan konuşmazlar, hayatlarının 24 saatini paylaşmazlar, uyandım, giyiniyorum, yok çarşıdan patates aldım, akşam yemeğinde fasulye yedim gibi kimsenin hayatında bir fark yaratmayacak cümleler kurmazlar doğal olarak. Zaten tek işleri sabahtan akşama kadar sosyal medyayı kullanmak değildir. Elbette kullanırlar ancak daha ziyade anlık içten gelen paylaşımlardır onlarınki, aklı başında insanlardır, her konuya atlamazlar, her durumda yorum yapma gereği hissetmezler, bilmedikleri konularda ahkâm kesmezler, kavga gürültüye karışmazlar, insanlara faydalı görüşler, paylaşımlar yaparlar ve elbette ki yukarıda bahsettiğimiz kesimlerden çok farklı bir yere sahiptirler.

Şimdilik benim aklıma gelenler bunlar. Elbette ki pek çok çeşit kullanıcı vardır. Sosyal medya hepimizin artık sıklıkla kullandığı bir ortam. Önemli olan bu ortamı en doğru, en kaliteli şekilde kullanıp faydalı hale getirmek. Gerçek dünyamız ile sanal ortamı çok net ve kesin olarak ayırabilmek. Hepimizin kalitemize, seviyemize uygun  dostluklar kurabilmesi dileğiyle.


Siyah İnci’den sevgiyle.

www.twitter.com/blackpearl42








20 Nisan 2012 Cuma

Elveda !

 
            Sığınmalıydım kıyılarına en derin yaralarımla..bir parça huzur bulmalıydım sadece yanıbaşında. Sakin sessiz susmalıydım sana. Ve her kelimesiz anım sana anlatmalıydı benden bir parça daha..

            Parçalanmalıydım ağır ağır karşında. Her yaramı sermeliydim önüne gözyaşından oluşmuş bir sofrayla..Belki o vakit anlayacaktın beni ve sarılacaktın özlemden çok pişmanlıkla, hiç bırakmamacasına..

            Ve şimdi ne söylesem, ne yetecek kendimi sana anlatmaya, ne de elime bir şey gececek yaralarımı kanatmaktan başka..Yine suskun ve kendimi kendime anlatmakla yetinmek en doğrusu bu noktada. Hiç kimse, sen bile anlayamazsın çünkü artık beni benden başka..

            İşe yarayacaksa bende bulduğunu başkalarında ara..Ama ne bana dokun artık bundan sonra, ne de yaralarıma..Sen zaten alıp gittin benden, bana verdiğin herşeyi, başkalarına vermek üzere, o engin denizin ortalarına..Şimdi bana tek kalan, çekilmek yine kabuğuma ve ağlamak sahte aşkın ile yalanlarına..

           Hiç bilmedin,tanımadın beni, bilmek istemedin yada..Ben sana açarken kalbimi, sen bir nebze bile güvenemedin bana. Artık tek dileğim var senden yana..Açma sakın bana bir tek yara daha. Sen bari acıtma..

          Ayrılıklar değilmiş insanın içini acıtan aslında..Anlatmaya çalışmakmış kendini, hiç anlamayacak olanlara…

            Anlatılamamış ve anlaşılamamış her anının, duygunun ve aşkın hatırına,

            Artık susmalı ve eklemeli kalbime bir yara daha…

            Elveda !




            Siyah İnci’den sevgiyle..

            www.twitter.com/blackpearl42
            



           


           


16 Nisan 2012 Pazartesi

Kahvaltıda aşk var...

 Ucu dantelli keten perdelerin arasından arsızca sızan güneş ışığı ile açıyorum gözlerimi..Bakıyorum yatağın sol tarafına yok yine bizimki..Gülümseyerek başlıyorum yeni güne çünkü biliyorum o nerede..Terliklerimi giyip çıkıyorum ahşap pencereli odamın ahşap kapısından yavaşca..Önce yüzümü yıkıyorum, sonra mutfağıma geçiyorum..Ihlamur kaynatacağım yine..Artık yaz geldi. Bahçede kahvaltı zamanı. Kahvaltıdan öte bir keyif zamanı..Ve bu keyfin en baş kahramanı önce o, sonra taze demlenmiş Ihlamur çayı..

Domateslerimi yıkıyorum mutfak lavabosunda..Lavabonun üzerindeki pencereden bahçeye bakıyorum büyük bir huzurla..Sonra görüyorum elindeki küçük bakrac ile yavaş yavaş yürüyen can yoldaşımı kalbimde yıllar öncesinin heyecanıyla..

Yine erkenden kalkıp süt sağmış bizim için..Daha çok benim için..O pek süt sevmiyor aslında..Ama hiç üşenmeden her sabah tazecik bir bardak süt için ağılda..

Bakracı tezgaha bırakıp her sabahki günaydın öpücüğünü konduruyor yanağıma..Sonra yavaş adımlarla yürüyor bahçedeki hamağına..Ben kahvaltıyı hazırlayana kadar şekerleme yapacak her sabahki gibi orada..

Peynir çıkarıyorum bir parça..Sonra zeytinlere geliyor sıra..Önce biraz zeytinyağı sonra bol limon..Üzerine biraz kırmızıbiber ile kimyon..Limon kalmamış dolapta..Açıyorum mutfağın penceresini, limon ağacı en sulusundan bir limon sunuyor hemen bana..Sonra tazecik yumurta alıyorum iki tane haşlamaya başlıyorum. Demlenmeye başlayan Ihlamur kokusu mutfağa dolarken, bu kokunun üzerine kızarmış ekmek kokusunu da ekliyorum..Sütümü süzüp kaynamaya bırakıyorum..Ortalıkta kuşlardan başka ses yok..Başımı kaldırıp pencereden ona bakıyorum. Gözleri kapalı yavaş yavaş hamakta sallanıyor. Huzur bu diyorum kendime. Sevgi bu..Aşk bu..Hiç bıkmadan usanmadan, her gün biraz daha heyecanla coşkuyla sevmek bu diyorum. Onun orada olması huzur veriyor bana, güven veriyor. O varken korku yok, o varken bana hiçbir şey olmayacağını biliyorum..Kalbim bir kez daha aşkıyla doluyor..

Gülümsüyorum...

Evimiz iki odalı..İçi dışı bembeyaz boyalı...Bahçemiz de var üstelik içinde meyve ağaçları sıralı..Muz, portakal, mandalina, limon, nar..Bir köşesinde küçücük kümesimiz, yanında ağılımız ve toprağımız. Domatesimiz, salatalığımız, biberimiz, fasülyemiz. Bizim emeğimizle, yüreğimizle ve sevgimizle büyüttüğümüz küçük ama sevimli bahçemiz.. Evin önünde küçük bir verandamız..Yaz boyu oturduğumuz divanımız..Bembeyaz örtülerin üzerine koyduğumuz turkuaz renk yastıklarımız.. Verandanın önündeki bahçede, asma yapraklarının gölgeliği altında bekliyor beni kahvaltı masamız. 

Tabakları,bardakları taşıyorum yavaşça. Yerleştiriyorum beyaz keten örtülü masamıza..Papatyaları unutmamış koymuş yine vazoya..Yine gülümsüyorum. Masayı yerleştiriyorum sakin sessiz. Burnuma mis gibi çiçek kokuları, arı vızıltıları geliyor. Ve elbette o tatlı sabah esintisinin taşıdığı deniz kokusu. Başımı kaldırıp bahçenin biraz ilerisindeki turkuaz denize bakıyorum mutlulukla. Sol tarafta ve karşımızda, yemyeşil dağlar arasında berrak bir koyda vuruyor sakin dalgalar kıyıya..Bizi huzura ve birbirimize kavuşturan bu sakinlik aslında...

Kahvaltıyı hazırlıyorum masaya. Sonra her sabahki en önemli işe geliyor sıra..Başlıyorum tek tek duvarın üzerindeki saksılarımı sulamaya..Yüksek duvarları yok bizim bahçemizin. Saksılar yerleştirdik biz bahçemizin duvarlarına. Çiçeklerden olsun dedik, İnsanlarla aramızda bir duvar olacaksa… Renk renk menekşe,sakız,sardunya..Tek tek dolaşıyorum konuşarak onlarla..Okşuyorum yapraklarını keyfini çıkara çıkara..Ve elbette duvarlarımın en güzel süsü Hanım eline geliyor sıra..Öpüyor,kokluyor, okşuyor, konuşuyorum onunla. Sevildiğini anlayıp daha bir başka açıyor çiçekleri zira..

Ve en son gönlümün çiçeğine yürüyorum usulca. Gözleri kapalı ama uyumuyor aslında. O beni dinlemeyi seviyor çünkü en başta. Ben şarkılar mırıldanırken, çiçeklerimle konuşurken her an yanıbaşımda. Eğilip öpüyorum yanağından. Gülümsüyor..Kokusunu içime çekiyorum. Yıllardır her sabah aynı şahane traş losyonunu kullanıyor..Çünkü o kokuyu çok sevdiğimi biliyor. O her sabah erkenden kalkıyor benim için, ve ben onu yanağından öpünce anlıyor ki kahvaltı hazır ikimiz için..

Karşılıklı oturuyoruz masamıza. Kızarmış ekmeklere tereyağ ve reçel sürüyor. Sütümü dolduruyor bardağıma.. Ben yumurtalarımızı hazırlıyorum. Rafadan yumurta seviyor çünkü o..Tabağına peynirini, zeytinini, yumurtasını, domatesini, salatağını, tazecik biberini hazırlıyorum..Mis gibi kokuyor Ihlamur ince belli bardaklarımızda..Göz göze geliyoruz..Gözlerimin içine bakıyor..Eliyle uzanıp sabah rüzgarında dağılan saçlarımı kulağımın arkasında toplayıp yüzümü okşuyor...Sonra sağ elini alıp kalbinin üstüne koyuyor..Hiç bir şey söylemiyor..Ama ben anlıyorum..Sonra elime uzanıp küçük bir öpücük konduruyor..Ve bana her sabah söylediği cümleyi söylüyor. 

Bana bugün de mutlu uyanmamı sağladığın için teşekkür ederim...

Yüreğimden taşıyor gözlerime düşüyor mutluluk..Küçük bahçemizin küçük masasından kocaman bir aşk yayılıyor dünyaya..Yıllardır her sabah olduğu gibi..

Ya sonrası..Kimbilir…


Belki başka bir yazıya..

Siyah İnci’den sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42

5 Nisan 2012 Perşembe

Adam Olamazsın dedim..Anneannemin anısına..


Hani Meşhur söz vardır ya, ben sana Adam Olamazsın Dedim ...Biz hep çocukluğumuz boyunca anneannemden bu sözün hikayesini şiir şeklinde dinleyip, ezberlemiştik. Anneannemi 9 Nisan 2005 te kaybettik. Onun anısına bu şiir okunsun, okutulsun ve ezberlensin istedim..Sevgiyle kalın..

Vaktiyle gayet yaramaz..
Söz anlamaz, rahat durmaz..
Saygısız bir çocuk varmış..
Babası hergün,her saat..
Ona edermiş nasihat..
Dermiş uslanmadın asla..
Hergün biraz daha fazla..
Saygısızsın,yaramazsın..
Kalacaktır bu hal sende..
Eminim ki büyüsende..
Yine ADAM OLAMAZSIN..

Geçer böyle uzun yıllar..
Kalır köyünde ihtiyar..
İstanbul'a gelir oğlu..
Sırtı kürklü,başı tuğlu..
Heybetli bir vezir olur..

Sürer bu eski yaramaz..
İstanbul'un sefasını..
Sormaz,düşünmez aramaz..
Köyündeki babasını..

Birgün der ki,bana babam..
Olamazsın derdi adam..
Şimdi fırsat geçti ele..
Çağırtayım ŞUNU hele..

YAYAN yürütüp yolları..
Getirirler ihtiyarı..
Vezir der ki, hani baba..
Hatırlar mısın acaba..
Bana yaramazsın derdin..
Adam olamazsın derdin..
Sen mor kürkümü,tuğumu..
Gördün mü adam olduğumu..

Bu sözler üzerine ihtiyar..
Dayanamaz artık coşar..
Beni taaa uzaklardan..
Ayağına çağırtmaktan..
Demek bu muydu maksadın..
Sen ki gücendin sözümden..
Büsbütün düştün gözümden..
Bu ne kibir,ne azgınlık..
Sen kurulup konağına..
Beni çağırıp ayağına..
Olur mu böyle adamlık..

Oğlum yalan söylemedin..
Ben sana VEZİR olamazsın demedim..
ADAM OLAMAZSIN DEDİM !...



Yaşayacaksın Elbet..

Yaşayacaksın elbet..

Ahlak,namus,haysiyet,şeref gibi kavramların hiç olmayacak. Her önüne gelenin ekmeği ile oynayacaksın, her gözüne kestirdiğinin canını yakacaksın, canın sıkıldı mı birilerinin evladının rızkına gözünü dikeceksin. Her şeyi istediğin gibi yapacaksın ve hiç kimseyi düşünmeyeceksin. Ne gözünü kırpacaksın, ne vicdanın kıpırdayacak. En kötüsü, bilerek isteyerek farkında olarak yapacaksın bunları sırf kendi menfaatin ve keyfin için.. Ve hep kazanacaksın bu yüzden..Çünkü bu dünyanın düzeni bu. Ne kadar ahlaksız,namussuz,ikiyüzlü olursan o kadar yükseleceksin bu dünyada. Kimin canını yaktıysan, bir çentik daha atacaksın başarı listene. Güzel…çok güzel olacak hayatın srıf bu yüzden..Herkes imrenecek sana ve senin gibi olmak isteyecek. Ve sen de çok iyi insan oldum diyeceksin sırf bu güzel hayat yüzünden. Ne şekilde elde ettiğin yada neyi hakettiğin değil, yaşadığın o görkemli hayat fikir verecek insanlara senin hakkında..Çürümüş ruhunu gizleyeceksin bu sayede..


Yaşayacaksın elbet..

Ama bir de tam tersini yapacaksın..En kolayından değil, en zor kısmından yürüyeceksin hayat yolunu..Değerlerin olacak, kıymet verdiklerin, hatta sadece kendin için değil, sevdiklerin, iyiligini istediklerin için de isteklerin olacak. İstediğin her güzelliği elde etmek için en doğru ve elbetteki en dikenli tarafından gideceksin yolda..Elbetteki düşeceksin, düşürüleceksin, itelenip kakılacaksın, yaralanacaksın..Doğru,dürüst,ahlaklı,namuslu olmanın cezasını çekeceksin. Dedik ya başında, dünyanın düzeni bu..Zorluklar, üzüntüler, gözyaşların olacak..Ayaklarını kanata kanata yürüyeceksin, ellerin çizilecek, gözyaşların bitmeyecek belki..Haksızlığa uğrayacak, hırpanalacaksın. Kaybedeceksin her daim..Kaybetmeye zorlanacaksın..Onlar kaybettiğini sanacaklar yada..

Yaşayacaksın hayatı gecici heveslerin, gecici makamların, gecici nefeslerin sahibi bu dünyada..Sen istersen birinci yolu seç, istersen ikinci yolu..

Öyle yada böyle bitireceksin bu hayatı.. 

Ya şerefle haysiyetle ve kaybetmiş olarak, ya şerefsiz bir başarı ile kazandığını sanarak…


Siyah İnci'den Sevgiyle..

www.twitter.com/blackpearl42

24 Mart 2012 Cumartesi

Çocuktuk..ve kirlenmemişti ruhumuz..

Kış sabahlarında sobanın altındaki bölmeden, biriken külleri kürekle alırdı annem..Ve o kürek sesi ile başlardı çoğu sabahımız..Yoktu çünkü son moda genç odası takımlarıyla süslenmiş ayrı bir odamız. Burnumuzda kızarmış ekmek kokusu..Çocukluktan kalan en güzel hatıramız..Sıcacık ekmeğin üzerinde eritirdik tereyağını..Ve üzerinde reçel en çileklisinden..Sessiz ve çabuktu kahvaltılarımız.

Yoktu çeşit çeşit tokalarımız. Örülürdü iki yandan saçlarımız..Ve iki parmağımızın arasına sıkıştırıp bağladığımız kurdelalarımız..Siyah önlüklerimizin üzerinde kolalı beyaz yakalarımız. Sırtımızda çantamız düşerdik okul yoluna gamsız ve umarsız..

Çokomel yerdik en çok..Sonra dümdüz edip kağıtlarını saklardık defterlerin arasında..Zaten ne cips vardı, ne binbir çeşit çikolata..Topu topu üç beş çeşit vardı bakkal amcada..Ne AVM vardı, ne süpermarket. Köşedeki bakkaldı hayatımızdaki tek renk. Leblebi tozu, şeytan şekeri, küçük ekmek..Paramız varsa en büyük mutluluktu bunları yemek..

Oyunlarımız vardı birbirinden güzel. Yakartop, istop, yedi kiremit..Yoktu Barbie bebeklere ihtiyacımız naylon saçsız bebeklerimiz varken..Kızlar evcilik oynardı her birinin kucağında bir bebek, erkekler bilye yuvarlardı gözlerinde maceracı bir renk..Ne bilgisayarımız vardı, nede bilgisayarlarda kendimizi kaybedeceğimiz oyunlarımız..

Ama topaçlarımız vardı fırıl fırıl dönen, kurtulunca iplerinden..

Soğuk olurdu evlerimiz, zira yoktu tam teşekküllü ısıtma sistemimiz. Ne kalorifer bilirdik, ne doğalgaz. Yıkanırken yeterliydi odanın ortasında bir leğen, sıcak su dolu bir kova ile tas..Nerde duşa kabinler, led ışıklı duş başlıkları. Yıkanır yıkanmaz üşümeyelim diye giyerdik hemen pijamaları..

Çamaşırlarımız yıkanırdı haftanın belli bir gününde. Yoktu çünkü otomatik makine..Saatlerce sürerdi çamaşır merdaneli çamaşır makinesi ile..En sevdiğimiz kısımdı yıkanan çamaşırları merdanenin içinden geçirme..Ne zevkli oyun olurdu bizim için,yardım etme bahanesi ile.

Yoktu yüzlerce dizimiz seyredilecek, Dallas’ı beklerdik Cumartesi günlerini iple çekerek..Tek bir kanal vardı siyah-beyaz televizyonlarımızda..Oda yarım yamalak, yarım gün, açılırdı babamızdan izin varsa..


Sözün kısası, bugün sahip olduğumuz her şeyden mahrumduk..Cep telefonlarımız yoktu ama arkadaşımız çoktu. Ne internetimiz vardı, ne sosyal medyamız. Ama sahibi idik en vefalı dostların. Biz çocuktuk ve kirlenmemişti henüz ruhumuz..Ve doğal olarak mutluyduk..Çünkü hayat bizim peşimizden koşardı, biz sadece oynardık..


Siyah İnci'den sevgiyle...

www.twitter.com/blackpearl42